2 Ekim 2018 Salı

Başlamanın Ortasında

Ne zaman şarkı söylemeye başlayacaksan,
İlk önce beni hatırla!
Sessizce yokla geçmişi,
Derin, ama üzerine çok varmadan.
Gözlerinle göremeyeceğin bir noktadan,
Hisset sadece.
Başlangıcın ortasında olduğunu hisset.
Sonra izin ver sözcüklere,
Hareket etsinler ellerinle birlikte.
Çok fazla değil ama,
Bir kaç kıvrım,
Dökülüyormuşcasına  dudağından.
Hisset rengini adımlarının.
Belki sinecek bir köşeye kapatacaksın gözlerini,
Belki de sen o beklenen dansçısın.
Rengini her zaman saçtığını unutmadan,
Ol her kimsen sen!



Zeynep Özer

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Karşılaşmalar ve Karşılamalar



Zamanın armağanı için zamanı yoktur,
Bizim ise kendimizi sevmek için.
Bir göz kırpışı kadar da,
Bir trenin son durağa varışı kadar da 
Değildir.
Başlangıcından gelip sonsuzuna uzanan
Kısacak iki şey.
Armağan ve sevgi.
Geçmiş ve gelecek.
Kim öğretti ise sevmeyi  dünyaya,
Bir sis bulutu gibi sokmuş onu aramıza,
Ki bu bir armağan değil mi şimdi?
Zamanı ve anı birleştiren.
Kısacak bir an çal zamandan,
Kendin için.
Sevmeyi düşün severek.
Bırak her şeyi olağanca olduğu yerde.


Zeynep Özer

3 Temmuz 2018 Salı

Gerçekleşenler

    Son bir haftadır bir şeyler yapmam gerektiğini biliyor ama ne olduğunu bulamıyordum. Sanırım bu süreç bloga can vererek geçecek. Ve bir değişiklik yapıp günlük tarzında kullanacağım burayı.
Beni yakından tanımayanlar için şuan Portekiz/Madeira adasında bir evs projesinde gönüllülük yapıyorum. 2. ayımın bitmesine 9 günüm, projemin sonuna ise 8 ayım var. Sizi buraya davet etmeyi canı gönülden iterim gerçekten. İstanbul'dan sonra sakinliği, kimsenin gözlerini üzerinizde hissettirmeyen tatlımsı bir huzur arası diyebilirsiniz buraya. 

    Mavi adını verdiğim bir defterim var, normalde bunları ona yazmış hatta ona anlatmıştım. Açılması gereken süreci başlıyor defterimin demek ki.

    7 Mart'ta akşam 20.00 sularında telefonum çaldı. Arayan Faruk beydi, evet  ama o an bilmiyordum. Telefonu açtığımda  'Merhaba, ben Faruk ..., Evs projesine başvurmuşsun bunun için aradım.' Eve doğru yürüyorum, kafam dağınık, Tüyap'ta 4 günlük bir işe gidiyordum o gün de onlardan  biriydi.
Aklımda Faruk beyin kim olduğunun cevabı vardı ama projenin konusunun cevabı yoktu. 2017 haziranda mezun olup sıkıca İngilizceye başladığımdan bu yana bana uyan her projeye başvurmuştum. Evet Faruk bey aracılığıyla olanlar 2 tane ama ne haber konudan. Yaklaşık 3 aydır paket almıyor, dışarıda internetten uzak zaman geçiriyordum. Ki bu ingilizce zamanlarımda  neredeyse 3 saat yolculuk yapıyordum.
    Yani açıp mailime gelen Skype davetinin konusu olan projeye bakamıyordum.  Faruk beyle 20 dakika kadar konuştuk ve kapattığımda aklımda kalan herşeyin benim için iyi olduğunu, benim tarafımdan baba iknası hariç bir konu olmadığıydı. Hızlı yürüyorum şükür diyerek eve vardım. Evde sadece ablam ve annemin olması da ayrıyeten  güzellik dolu şeylerdedi.
   Size bu olanların olduğu hafta gökyüzünde neler olduğunu söylediğimde benim kehanetlerimin bulutlar ve tüyler ve sayılar aracılığıyla bana haber verildiğini anlayacaksınız.
   İşe başladığım hafta ilk sabah metrobüsün son durağına gidiyorum ve sabahı ayrı güzel bulutlarla, akşamı apayrı. Her gün ah nerede benim kameram diyerek başlayıp bitirdim! Ben ne zaman bulutlardan etkilensem çok güzel bir şey oluyor hayatımda. Dikkat edin belki size de bazı sürprizler veriyordur bulutlar, evren. Sanırım işaretlere ve göstergelere kapalı bir bünyede yaşıyor, yaşatılıyoruz.
    Kendimi işaretlere açacak biraz zaman ayırdım kendime. Sizinle başka bir şey daha paylaşacak olursam. 2 ay dolmadan Türkçeyi unuttuğum uyarılarını alıyorum. Ama bilmelisiniz ki ben yazı dilimden mütevellit çarpık konuşuyorum zaten. En yakınlarımın bunu bildiği gerçeği de süper.



   Kehanetlerinizi görmeniz, duymanız, hissetmeniz dileğiyle.

24 Şubat 2018 Cumartesi

Yürür Deli

Yürürken yaşantımın en özgür  anlarını
çoğaltıyor, rüzgarla hayatımın için anlaşıyor gibi hissederim hep. Kendimi tanıdıkça yaptığım şeylere anlam da verebilir oldum sanırım.  Ben çok üşümem sanırdım, aslında biraz az üşüyor olabilirim ama kalın giyinmemem için daha net bir sebebim varmış. O kadar anlaşılabilir bir sebep ki gözbebeklerimden yansıyan. Rüzgarın ruhuma dokunması için, onu hissetmek için üşümeyi seviyormuşum meğer ben.  Eğer yürünecek bir alan bulduysam, ki her zaman yaratılır derecede imkanlıdır, o müziği her sesi susturacak desibelde dinlerim aynı zamanda da yaşarım. Yani beni bir gün eli-kolu ritim tutuyor, yürürken garip hareketler yapıyor halde görürseniz 'deli' deseniz kafi. Aklı başında bir akıllıdan, deli bir akıllı her zaman daha yaşanılır, yaşatılır gelmiştir bana. Konu aşk olduğunda, yürüyorsam bir de o an, hep aklımda 'beni yürür deli halimle görüp sevsin' düşüncem gelir. Bunu kimsecikler bilmez ama fena şekilde severim bu düşüncemi. Yanımda biri varken benim için o yürüyüş ile yürür
delilik yürüyüşü aynı olamıyor. O yüzden bir insan birini en özgür ve deli haliyle görürse onu daha iyi anlar diyor içimden bir ses. Ki ben seslere kulak olmuş, kelimelerle hayat vermek        çabasındayım.

8 Aralık 2017 Cuma

dün sadece dün müydü?

günlerin geçtiği ve bizim onları duyduğumuz anlar vardır,
bulutlara bakarken, bir çocuğa gülümserken veya birinin nazı ile oynarken.
veya günün içinde, dünyanın ortasında küçücük bir nokta ve gerçekleme olasılığı daha yüksek hayalleri ile biz varızdır.
biz ya tüm olanlara gün itiyor diye bakarız ya da bir gün daha ben oluyor diye bakarız.
dün sadece dün müydü?
yarın sadece yapılacak olanlardan mı?
şimdi en yakın pencereden gelen sesler,
etrafa yayılan kokular,
saçlarınızın özgün dağılışı,
kıyafetlerinizin sizin özgürlük alanınıza hitap edişi
ve bir sürü  söz var havada sizi bekleyen.
siz ya yolculuk esnasında geçmişe düşeceksiniz ya da geleceğe uçacaksınız.
neden hep 2 seçenek kuşatmıştır çevremizi?
ve neden biz hep daha imkansız geldiği anlarda seçenekleri azaltırız?
bir gün yolculuk yaparken sadece bulutları, sadece insanları, sadece kendiniz
izleyin...
gün olun, geçmiş olun, siz olun.
ayın ve güneşin bulutlarla kaçamak savaşını izleyin.
kendinizin hayallerinizle kaçamak savaşınızı izler gibi...

17 Kasım 2017 Cuma

Bir Küçük Fısıltı

Küçük bir renkli kutu, ellerinden çıkmayı bekleyen ıssız özgürlük. 
Belki kuştur cıvıldayan belki birkaç çocuk, 
Şeni şakrağı kalmış bebekliklerinden. 
Kararmaktadır hava belirsiz bir güzellikle, 
Su utangaç bir misafir. 
Gölgesinde gölgeleri barındıran nice misafir,
Işıkla dolmuş su. 
Şimdi suyun sen olmaya özendiği,
Senin su olmaya özendiğin zamanlardayız.
Eol Arpı'nın size eşlik edeceğini bilsen
Ödünç verecek gibisin yaşamının en büyük kırıntısını, 
Ödünç vereceksin vermesine ama
Korkuyorsun bir yandan da senliğinden uzaklaşmaya. 
Aç tüm pencerelerini, 
Dalgasına gölgeni düşür suların
Ve sessizce uzaklaş kendinden. 
Arada sırada uzaklaş...



 
Zeynep Özer

31 Ekim 2017 Salı

Gerekli Tüm Fazlalıkları

Biz henüz 'gerekli tüm fazlalıkları' bırakmadık,
İçimizden geldiği gibi kimseye 5 dakika armağan etmedik,
Bir yerde gördümüz iki çift gözün bize baktığına da emin değiliz halbuki.
Deliliği sevmekle değil yaşamakla ilgilendiğimizi sakladık belki sır gibi.
Boynumuzdan çıkarmadığımız kolyeye,
Özgürlüğümüzü yansıtan saçlarımıza, Sesimizi duyuran örgülerine bilhassa o saçların,
Sakladık içlerine yazmadıklarımızı.
Bazen ışığı bünyemizde aydınlık gibi hissederken bir yandan karanlık köşelerde o göz kapaklarımızın dinginliğini aradık.
Sizi bilmem ama ben bazen yürürken bile kapatabilmeyi diledim bazı dileklerimde, gözlerimi.
Yokuş aşağı bir yolun kenarında durur karanlık,
Sendelersen açman gerekir gözlerini.
Ve açarsan pür dikkat kesilirsin yola,
Yukarıdan gelen güneş ışığı bir binanın gölgesinden gayri belirmez.


Zeynep Özer

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Böyle

Bu sabah Tanrının beni sınadığını düşünerek bir kaç satırda sorgulama yapmıştım kendi kendime. Ama şimdi düşününce kendimi sınıyor olma ihtimalim sanırım daha ağır basar oldu. Ben hep içimden geçen şeyi yaptığımda huzur bulmuşumdur. Aklıma estiğinde öyle daha rahat yazacağımı düşündüğümden gidip klavye bile almıştım dizüstü bilgisayarıma. Şuan kullanmıyor olmam içimi acıtmıyor mesela, keşke dedirtmiyor. Çünkü anlık veya düşünülmüş bir yapmam gerekiyor dediğim şeyi yapmadığımda kendimle savaşıyorum. Ve bu aralar da öyle bir bölünmüşlükteyim.  Bir yanım o içimden geçeni yaptığım halimi alıp locaya oturtmak kararında diğer yanım eğer bunu yaparsam başka bir yırtığa mı sebep olurum diyor. İşte Tanrının sınaması sandığım bu sınamayı kendimle yaşıyor olmam gerçekten olası bir şey. Size de içinizdeki o an gelen bir şeyi söylemez, yönelmeniz gereken yöne yönelmez veya izinden gidilecek kişiyi takip etmezseniz sanki sizin için kısa bir felaket anı gerçekleşecek gibi olmuyor mu? Bana oluyor.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

biz

biz geç kalan kesimiydik sanıyorum hayatın,
belki ellimizi henüz arındırmamıştık,
belki ellerimiz doğuştan kirliydi.
duyduğumuz bize kalan bir kaç şiirdi.
kiminde gözler gördük
kiminde kaybolmuşluğunu.
o düştükçe biz daha katı kalpli olduk.
sadece birisi el uzatınca o kişi olmayı hep dileyen
ama o elin uzatılabileceği o an da ise
biz yine biz olup,
katı kalbe mesken olduk.

https://www.youtube.com/watch?v=l_dKW2qyMM4

Zeynep ÖZER

4 Temmuz 2017 Salı

Yitirmiş Mİ?

Alevin buharına sor önce,


Tanımış mı beni?

Kırmızısı mı kızılı mı çekmiş onu buraya?
Neyin var diye sorarsa, sus.
Henüz tatmamış suyun yangınını.
Bir hüzün geçerse gözlerinden
Ya da mevsim dönüverirse hazana, sus.
O zaman apaçık bellidir derdi.

Dön siyah kuyunun dibindeki laleye,
Rengini yitirmiş mi hiç ışık yok diye?
Boynunu uzatmaya korkmuş mu mesela?
Artık olgunlaştığını anlarlar diye?

Havada hafifçe bir çiğ,
Üzerimde simsiyahlığım,
Gülsem gözlerimden tanıyacaksınız...

Ama ben alevin buharını bekliyorum, yok olsa dahi.
Onun o çocuksu dalışını,
Bana o tek tek saydığımız kırmızı tuğlaları getirişini bekliyorum.
Belki şimdiler olmayan bir serçe benim bekleyişime sebep,
Belki cama çarpmış ve ölmüş bir umut,

Belki sadece beklemeyi istemişimdir?
Sırf nasıl oluyor da beklenmiyor göreyim diye.


Zeynep ÖZER

19 Mart 2017 Pazar

Son Dakikada



Son dakikada yetişilen arabaya binmek için,
Atılan bir sigara gibiyiz belki de.

Bazı anlarda ,bazı zamanlarda.
Biz belki de kirli diye suya atılan izmarittik.
Bir bağlantı kurulunca işi biten banttık belki de.
Belki de biz bir araçtık yaşamaya.

Kim bilir okul bahçesine saklanan
Göbek bağının ümidi,
Hiç yoksa biz geleceğe açılan kapı idik.
Siyahın beyaza  sunacağı bir kaç delil,

Az buçuk da cesarette emanettik biz.
Kaybolunmuş zamanların kokusuyduk biz.
Alkolün dibindeki aranan hazdık belki de biz.
Biz bir 'şey'dik işte biz.



Zeynep ÖZER

28 Ocak 2017 Cumartesi

öyle mi dersiniz siz de?

sevmek, seviyor olmak bazen öylesine acı veriyor sadece. garip olayların sıradanlaştığı bir olağaüstülüktür aşk. kimi zaman  evet unutmuş olursunuz kimi zaman bir şarkıyla güne ters köşe yaparak uyanırsınız. birinin gideceğini bilirsiniz kalırsınız yine de atta başlarken inanamazsınız bu bir rüya... sonra siz de gidemeyen taraf olursunuz bu hikayede. siz bitene kadar geçecek zaman da olsa kalmak istersiniz. belki de doya doya sevmek... çevreniz, kendiniz veya kaçan giden hayat o anlarda donuktur size, o anlarda siz ne isterseniz o canlanır. içinizde bir boşluk olunca onu serbestçe düşünebiliyor, kendinize set vurmaya ihtiyaç duymuyor oluşunuzla işte siz kalırsınız. fotoğraflarını silmemek belki anıları hafızanızdan altta bir yere atmamak için yaparsınız. ama yaparsınız, olanca gücünüzle yaparsınız. ve bir gün gelir işte anlarsınız. olmuyordur siz bir el arabasını onun tekeri olmadan ilerletmeye çalışırken öylesine yorulmuşsunuzdur işte. siz değişmiş hatta sizden geçmişsinizdir. saçma sapan sevmiş, uğruna fırsatları çöp olarak görmüşsünüzdür. siz o canlı insan ikan beler yapar ne deliliklere bulaşırdınız oysa. ya şimdi kilitli misiniz? zamanı gelince kapıyı siz açacaksınız. gidiyorum diyecek onun ses etmemesine hiç şaşırmamış olarak gideceksiniz. bir mutlu ol diyeceksiniz onunla olamadığınız mutluluğu yine de ona bahşetmesini isteyeceksiniz tanrınızdan. o sizi artık görmeme fikrini hiç umursamamış olacaktır, sizi merak etmeyecektir. belki siz bir köşede ölü bulunacaksınız ama o bilmeyecektir. siz yoksunuzdur her zamanki gibi onda. ve hiç olamamış olduğunuz sizin zaten kabul sınırlarınızdadır. siz sadece belkiler de keşkelerde yaşar yaşar, belki arada ağlarsınız. zaman gelir ve pat diye geçer. siz onu unutmuşsunuzdur çok sürmemiştir. neden mi? çünkü o zaten var olduğunu size hissettirmemiştir. sizde olmamıştır. belki siz gerçekten sevmişsinizdir o, o diye biri yoktur. kahretsin dersiniz içten içe kendinize. neden bu kadar saftır sevginiz. saf olmayana saf olmayacak bir sevgidir. neden?


Zeynep ÖZER

25 Ocak 2017 Çarşamba

Biraz Geriden

Bak şimdi sen daha bilmiyorsun hayatı,
Ödüller saracak daha dört bir yanını.
Alçağı, kahpesi, kurnazı...
Biraz geriden saymaya başla ama,
O zamanda takılı kaldı.
Bir miydi yıl, iki miydi ay?
3 vakitti de ömür, gerisi?
Sen sızana ve/veya sızına bakma,
Kanma yalanlarına, 
Sensin en büyük yalancın.
Bırak geçsin biraz zaman.
Sonra tekrar bak, 
Bak bakalım anılar ne alemde.
Hangi kabusa yönlendiriyor içsel benliğin.
Biliyorsun değil mi,
Kendin olmazsan,
Seni yaşatmazsan,
Bir kalıba sıkıştırılmış peynirden,
Bir odaya tıkılmış kanepeden,
Bir kalbe hapsedilmiş platoniklikten,
Ve en çok mezara konmuş kelimeden,
Pek de bir farkın olmadığını...
Ama hissettiğin kadar yaşarsan,
Kıyafetlerinle kendini tanıtmazsan,
Belki adını gerçekten sade olarak da kullanabilirsen,
Yaşayacaksın sanki bir uçurumda hayata haykırır gibi.
Yaşayacaksın sanki evren senmişsin gibi.

Zeynep ÖZER

2 Ocak 2017 Pazartesi

Duvarlarıma Tüneyen Bir Kuş Olacaktın Sen

sen bir kuş olacaktın hani duvarlarıma tüneyen,
ben kaçıp kaçıp sana gelecektim,
öyle apansız kalacaktım ki sen semadayken,
ben senin yolunu gözleyecektim.
tüm şiirlerimi sana adayacak
 ancak sana şarkı söyleyecektim.
gözlerimden akan yaşa
 senin adına and içecektim ben,
elimden tutan sen ol diye ölecektim ben.
sen özgürlüğüm olacaktın tüm taş kalplerde,
sen bana ben olacaktın hani hatırladın mı?
sineye çekilen tüm acılarım,
sen yokken ağır basacaktı,
özleyecek özleyecektim seni.
bir iç çekecektim seni düşünürken ben,
sen koksun isteyecektim yastığım.
bir kaç şarkıyı peş peşe dinleyecek seni anacaktım ben.
ben hislerimi sana adayacaktım,
ben tüm kuşlara sen diye seslenecektim.
sen bir kuş olacaktın hani duvarlarıma tüneyen,
ben kaçıp kaçıp sana gelecektim.

Zeynep ÖZER

11 Aralık 2016 Pazar

Bırak Hayatım Dokunsun Sana

                                                                                                                           
07.04.2014/10.12.2016

Biliyor musun sevgili,
Hiç bir hayalim uzak değil o çukur gamzenden.
İnan içimden kopan istekler yalan değil.
Her yoklukta ben yine de senin peşindeyim.
Sen benim kaybolmuşluğumsun ey sevgili!
Bulmak istediklerim için eteğine tutunmuş düşüyorum.
Sesini titrekçe sana yakınlaştırmayı bekler aşık,
Gözlerine bakıp sana okumayı, seni sevmeyi.
Gizleyemediği sessizliğine sokar seni,
Ört pas edemediği saçmalığına.
Yorgunluğumda bile sana geliyorum sevgili.
Sanki sen isteği kuşatmış tüm dünyamı,
Susamış olabilir miyim sana?
Seviyor olabilir miyim?
Söyleyecek çok söz varken konuşmaya çekinecek miyiz?
Kanmaya muhtaç olabilir miyim sahi?
Bu kadar kapalı mı gözlerim?
Bırak kıskanç olduğumu öğreneyim seninle,
Bırak ellerini tutamamak içimde uğultu olsun,
Bırak sana gelsin gözlerim durup durup,
Bırak sesini dinleyeyim olmadık anlara inat.

Düşünmek Kadar Çok Yoruyor Konuşmak

Şimdiden başlayarak zamanı saydığınızı düşünün. Saniyelerle saymıyorsunuz ama sadece anılarınızı katıp topluyorsunuz. Sadece gerçek zamanı çarpıyorsunuz anılarınızla. Öyle ki elinizde ne kaldı biraz ileriden belli oluyor.
Düşünün ne kadar gerçek, ne kadar yaratıcılık ürünü hayat. Geçen zaman gerçekten geçip gitti mi? Yoksa katkılarıyla size bir teselli ödülü bırakmış mı? Düşünmek kadar çok yoruyor konuşmak, söylemek zor değil kime söyleyeceğini bildiğin zaman. Bak şimdi çarptığın, topladığın o anlara. Hangisi zor zamanların, hangisi yaşanılası bir daha? Zamanın bizden s
ormak istediği şeyler olmalı ve biz bir an önce cevapları hazır birer idealist olarak çıkmalıyız karşısına.
Saniyelerin önemini vurgulayan bir çok yazı ve insan vardır. Peki gerçekten önemli mi saniyeler? Hızla akmaya değer bir anda saniyelerin önemi devede kuş kalır mı yoksa? Geçmeyecekse zaman geçmesi gereken geçmeli hayattan. Onlar gelip geçmeyecek yara açacak ise ne diye yaşıyor olacağız ki hayatta?
Düşününce aslında o kadar karmaşık değil zaman. Kinini kontrol edebildikten sonra hayat çok da acımasız yanıyla gelemiyor sana. Çoğu zaman saniyeleri yaptığımız aletlerde fırlatıyoruz ölüme isabet edene dek. Her şey için düşünmek fikri hem cazip hem de bir o kadar acımasız geliyor. Daha ne kadar yaşamaya başlamadığımızı fark etmeden ömür ölüme koşacak?











Zeynep ÖZER

2 Aralık 2016 Cuma

Hislerle Gizeme Yolculuk

Havada iyice soğudu bir de üstüne soğuk bir rüzgar,
Sıcak bir çay lazım tomurcuk kokulu.
Kokladıkça şimdinin verdiği huzur...
          Bir de sen koksun buralar,
          Sessiz ol, ürkecek göçebe kuşlar.
Ben adım attıkça daha da artsın özlemim.
Göçsün kuşlar, sadece ikimiz,
İkimiz bakalım yağan yağmura.
          Belki bir kuytuda bir gün ışığı sarar bizi,
          Merhaba der bulutlar, merhaba!
Sonra sesin çoğalır kalbimde.
Her nefeste bir daha dirilirim bu soğukta,
Yeter ki ikimiz kalalım yağmurda.
Sıcak bir çay,
Ve eski bir pencere...
          İçeriye soğuk havadan birer tutam ışık girsin,
          Buğusuna saklayalım hatıraları,
          Bir şehir seçelim, ardımızdan dalgalansın.
          Duyanlar bir belirti, bir ses sansın.
Ne  şiirler ne de sözler vazgeçer bu soğuktan,
Aşkımız, bir an var oldu yokluktan,
Yeniden başlamalı insan.
Zaten eskiye gerek de yok tokluktan.
          Ya üşürse şiirler bu soğukluktan?
Isıtacak kadar büyük bir aşk varsa?
           Dinler mi şiirler, onlar dinlenmek ister.
Dinlerler çünkü bu sözleri şiirler bile ilk defa duyacak...
           Onlar zaten kelimelerle her saniye tekrar tanışmaya hevesli.
Şiirler o yüzden bu denli heyecanlıdır zaten.


Taha Çimen-Zeynep Özer

1 Aralık 2016 Perşembe

Bir Boşluktur Zaman

Bir boşluktur zaman
Tutup doldurmak istersin aniden.
Bir yaprak düşer serzenişle,
Lolipopu elinde  bir çocuk köşede,
Ve sen asla yaşlanmayacak gibi yürüyorsun.
Ellerin üşümüş, karışmışsın.
Fısıltılı bir sevdanın seni bulacağına inandırmışsın kendini.
İnançlarına öyle körü körüne bağlanmayı dilemişsin.
Siyaha beyazı katmış canlılığı  yaşatmışsın.
Bir boşluksa zaman, sen bugün onun için hoş gelmişsin.
Saniyeler birbirinin ardından koşarken seni beklemiş,
Hangi pire yakacak bizi yelkovan akrebe hep onu sormuş.
Sen ayırmışsın renklerini.
Sen ayırmışsın hüzünlerini.
Sen ayırmışsın kendini.


Zeynep Özer

28 Kasım 2016 Pazartesi

Kendimizi tanımaya mı yoksa gizlemeye mi tüm bu çabalarımız?
Bildiğimiz bizi ört bas edebilsek ne ala.
Hengamede kaybolur gideriz,  az kaldı.
Uyku tutmaz yine bir sabaha karşı,
Bitirir içimizde bizi,  yavaş yavaş.
Adımız sıkılmış hayattan,
Tarihimiz kırıklıkları hafızasına kilitlemiş,
Biz, biz olmaktan ne zaman vazgeçtik sahi?
Zerre zerre nasıl da kaybolduk?
Ah bir uyansak  gidilat pek tekin değil.



Zeynep Özer

27 Kasım 2016 Pazar

gidiyorum öylece

sen biraz daha susmalısın,
içimde bu kadar karmakarışık olgu varken.
alıp kendini gitmelisin belkide,
kim bilebilir belki de çoktan gitmişsindir.
yazılarım okunmuyor artık,
her şeyi unuturcasına hızlanıyor ellerim,
bir yalan uyduramıyor bu kılıfa.
daha yeni ölmemiş miydik seninle?
hani o sisler ardında...

yağlı bir kağıt tabakası örtüyor sanki,
o hayal meyal dünyamızı.
arıyorum başka başka nice kelimeler,
kimsesi olmayan evlere gidiyorum,
bir kaç çukur kazmışlar yollara,
sanki ben ölüyorum.
sanki ölüyorum ama hala hayattayım,
sanki direniyorum  bir şeylere,
sanki istiyorum ve alacağım sanki...

gidiyorum öylece,
kimsesi olmayan evlere 
gidiyorum öylece
gidiyorum...



Zeynep Özer

24 Kasım 2016 Perşembe

Siyah


Kulağımda hırçın bir çığlık,
Ellerim sanki hiç kalem tutmamış.
Kağıtlar mı ıslandı,
Yoksa sadece bana mı bulanık?
Dün siyah kapaklı bir kitap aldım,
Bir kaç sayfa, iki güzel sözlü...
Okumak ve yazmak ikisi de güzel değil mi zaten?
Siyah kapak, siyah an, siyah anı...






Zeynep Özer

7 Kasım 2016 Pazartesi

Görmemezlik İksiri

Kızıl bir deniz  inmişti şakaklarından,
Tarihi bir anıyı hatırlamak kadar zorluyordu adeta,
Bu asır kendisini.
Katrilyon mutluluk içinden kendini seçmiş olmalıydı.
Kendini seçmiş ama,
Cebini doldurmadan gelmiş olmalıydı...
Yoksa hangi zengin sessiz kalabiirdi görmemezlik iksirine? 


Zeynep Özer 
                                                   

23 Eylül 2016 Cuma

17:45 Vapuru

Kapatıyorum gözlerimi usulca,
Sesler hayal oluyor birden.
O eşsiz nakaratın sözü var gökyüzünde.
Gökkuşağı olmaya gelmiş anlaşılan.
Ardımızdan mırıldanıyor mandallar.
İçten kahkahalarla gelmişiz anlaşılan,
Başımızı çevirdiğimiz her yerdeyiz.
Asılsızca geliyoruz derelerden, tepelerden.
Sessizce gelip,  çağlayanlarla geçiyoruz adeta.
Çabalamadan koşmaya başlamışız,
Çabalamadan ölmeye bir de.
Nasıl var olmuş ayak seslerimiz?
Siyahla  bulanmış yazılarımız,

13 Eylül 2016 Salı

Alınmayan Yaşlılık

                                                                                                                                          26,10,2015

Koskoca şehirde bin kaç yüz milyon insan ve suratlarda kimlik yarışı ile o kadar çok kaptırmışız ki yaşamaya kendimizi. Belkileri, acabaları, pişmanlıklar sadece kendi yararımıza ise görür, duyar olmuşuz. Elimize bir şey geçecekse eğer anlamı da varsa bizim için yapar, değer verir olmuşuz. Bugün hastahaneye gitmek için yurttan çıktım, tabi öyle hoyratça gideceğim dernek yanlış yerleşkesine gitmişim. Trafo caddesinde indiğimde, kendimi hayat dolu budum adeta. Hastahaneye giderken ilk kez oluyor bu, şaşılacak şey. Bugün fark ettiğim bu benliğimi size dönüş yolunda yazacak kadar çok sevdim ben. İndiğim durak Anadolu Yakası'nda dağlık bir yer. Karşıda temizlik göstergesi yemyeşil dağlar, bu tarafı sorsanız evler. Ki kutu kutu...  Özel mülk, aileler, tahtadan kulübeler, banklar, duraklar...
Daha keşfedilmemiş bir çoraklık, keşfi ile yok olacak bir arazi bileşimi... Yol üzerinde bir bakkal amcadan yerleşkenin yerini öğrendim.  Ki amca tam komşu bakkal modunda.  Orada yaşamanın güzelliğine kapılmıştı sanki. Yol sorup da bir türlü düzgün tarif alamadığımız kimselerden uzaktı amca. Tam benlik sanki yolu da var, kervan da. Ve sonra yerleşkeye yönelince bir bir gökdelenler çıkmaya başlayınca içimden uçup giden şeyler oldu sanki.  Dedik ya hani keşfedilene kadar güzeldir bazı şeyler...
Merkez ne uzak, ne yakın.  Ki insana da yakın mı yakın. Otobüsten indiğimde orada doğup büyüyor olmayı nasılda istediğimi size anlatamam. mezun olunca diyorum hem hayatta hem kopuk olsak? ne dersin?
Kalmış doğum günüme 10 gün. 10 güne doğmuş olsam ya? tam burada? böyle bir havaya? Yaşlılar mıydı başlığımız? Ne alaka... Aslında şöyle, bu dönemleri o kadar olduğu gibi yaşıyorum ki olduğu gibi anlatmamak bana enerji getirmez. Yanlışlığı öğrendim ve geç kalma pahasına bindim otobüse, istikamet yine doğru sanılan yerleşke. E-5'te ineceğim ama işte oraya gitmeden önce iki dünya arasındaki ince farı hatırlamam gerekiyormuş meğer. Ben inmeden bir durak önceydi. Araba durdu, inen indi binen bindi. Son dakika bir amca yaklaştı tam yetişti yetişecek denilen mesafede. Ve tam kapıya geldi dediğimiz anda bastı gitti şoför!  Ne kapıyı açtı sorulacak soruya tenezzül etti ne de yaşlı bir amcayı 2 saniye bekleyebildi. insanlığın soyunmuş olmasından korkarak ruh halimi yine diğer hayatta dağılırken buldum.  Ve çok üzüldüm. Hangimiz ben rastlamadım derdi acaba şimdi sorsam?  Hani yaşlı ya hani yetişemez ya, beklenmiyor o amcalar, teyzeler.İnsanlık bu asır da gün yüzüne çıkmaya niyetli değil anlaşılan. Tabi haklısınız tüm suç insanlığın!  Hani yeni Gelen bildiri ile 65 üstü olan yaşlılar ücretsiz kullanıyor ya araçları. Hani zaten onlar para etmiyor ya. Ondan alınmıyor değil mi? Onların çıkıp hayata, hani didinip didinip bir türlü  yetemedikleri hayat, şöyle bir gezmeleri hak değil değil mi? Çünkü biz değilsek onun kim olduğu aklımızı geçtim artık kalbimize bile değimiyor değil mi? Yaşlı değiliz diye insanlık kat sayımız yerlerde değil mi bizim? Gözümüze gelen gerçeğe de kalbe de uzağız biz anlaşılan.  Sabah sabah insanlık kokan oradan geçmemiş, sevmemiş gibi utandım insanlığımdan. Onların belki de düşme pahasına gittikleri yerden kabul görmeyerek dönmesiyle soyundum.

 Zeynep Özer

10 Temmuz 2016 Pazar

Hangisindeyiz?

duyguları mı biz ele alıyoruz, onlar mı bizi nereden kavrayacaklarını çok iyi biliyor acaba. hangimizin  birkaç söze hatta sözün tınısının farklılaşmasına daha değişmeyecek duygusu yoktur ki? öyle değişik bir bağlantıdaki vücudumuz, zihnimiz ve ruhumuz... sanki açıkları  duyularıyla kapatmaya yer ayırmak için can atıyor. biz de onlara hükmetmek şöyle dursun körüklüyoruz kendimizi. sonunda damla damla atıyoruz duygularımızı da. atamıyorsak da birikintili kutumuzda tutuyoruz, onlara ekleneceklerle yerlerini bekliyor vaziyette. öyle ki bir açık anda dökeceğiz tüm birikintili duygularımızı. biz bizimle oynamayı çözemiyoruz, biz bize dur diyemeyeceğimizden korkuyoruz. ya aslında biz, biz olmaktan uzaklaşıyorsak? elimizdekine tabi tutup hayatımızı istemeye korkuyorsak? sınırsızlık içinde korkusuzluk arayışına çıkan kaç kişiyiz ki biz? gelen işaretleri, ruhun yansımalarını kaç kişiyiz ki görmek isteyen? elle tutulur bir kaç duygumuza hükmetmek için çabalasak, biz onları aşacağız aslında. olmasa o durum veya bir kaç saat sonrasında olsak, kendimizi o anda görsek mesela. ölmüş müyüz?  kımıldayamıyor muyuz?  ellerimizde bir kepenk, anahtarı derin bir denizde mi? yoksa yine biz mi? düşünüp düşünüp kendimize işkence sunan biz mi? biraz düşünün bakalım biz hangisindeyiz?

Zeynep Özer

6 Haziran 2016 Pazartesi

eol arpı


lacivert uçmuştur birden,
kitaplar ağırlaşmıştır.
yürüyüşler yekpareliği saklamıştır bize.
yeşil, doğaya mal etmiştir hayatı.
kilometrelerce sandalyelerde oturulmuştur,
yanılgılar tüm umutlara besin kaynağı olmuştur.
sevmek değişime katmıştır insanı,
eli ayağına dolanmıştır.
siyahlar kara kara kutularda saklanmıştır,
parlaklığı yine de göz önüne serilmiştir ama.
eol arpı inat etmiştir rüzgara.
küçük kıvılcımlar hırıl hırıldır havada.
yokluğu anımsatan yağmurlar,
camdan hatırlatır olmuştur kendini.
saatler sevmediği lafları ağızlarına takmıştır.
melodiler mırıldanmalara karşı koymuştur.
boşlukları betimleme yarışına girmiştir resimler.
sevmek siyaha aşık olmuştur.
yağmurlarla parıldamıştır ağaçlar.
her yeri almıştır çimen kokuları.
mezarlar boşalmaya başlamıştır sanki.
lunaparkta dönen bir oyuncakta sakinlik aranır olmuştur belki de.
bir yanlışla trilyonlarca doğruya koşmaya başlanmıştır usulca.


Zeynep Özer 

nasıldır?

sevmek nasıldır bilir misin sen?
gözlerin bir boşluğu nasıl aralandırır?
kalbindeki tarifsiz duygular nasıl canlanır?
sözlerin senden kilometrelerce uzakta kıvranır mesela,
için içinden kımıltısızca gider birden.
uykular dönüp dolaşıp ona döner.
kalemler anlamsız şeylere anlam katar.
renkler yağmuru kurban eder aşka.

sen bilir misin?
rastlantılar yalnızlığı, özlemi çağrıştırır.
şarkılar havada asılı kalır.
gökyüzü ihanet eder gökyüzüne.
parmaklar sinirlenince nasıl vazgeçer?
acılar sevinçlere nasıl kan kusturur?
yalnızlık sevgiyi nasıl tekmeler?
işte böyle çalar kırmızı siyaha.

sen bilir misin?
sevmek nasıl eder insanı?
ağlamak için binlerce yaş nasıl bulunur?
atılmak için binlerce ağıt nasıl bulunur?
sevmemek için nedensizlikler nasıl da bulunur!

sen bilir misin?
çevrende çok insan vardır, sen sevince.
fikirlerin takılı kalır aklında, kalbinde.
nasıl uzakta kalır hasret,
uzanıp almak için koşar durursun sevince.






Zeynep Özer

Zararsızlık

bir de sen olsaydın yolun karşısında,elinde çok eski bir piramit ve sen.okuduğumuz o kadarcık kısa anda seni tanısak bir de. ne günler gelip geçtiğini bilmeden görsek... hani seni senden iyi tanıyan kullar gibi sevsek. ayrı gayrılığa gerek kalmadan gelsek yanına. yanlışını doğrusunu bilerek, kabullenişle her şeyi, öyle sevsek. yüreğimizde ne kadar söz varsa dökerek dizeye, söze... kabarsa saçların rüzgarda ve seni tanısak an be an. evet sen o'sun. yoksa daha bilmiyor musun? kabin görevlileri bile alamıyor senden gözlerini. yoksa rahatsız mı oluyorsun? mesela bir fırsatını yakalasan bırakıp da gider misin? her şey kolaydır, değil diyenlere aldırma. bende herkes affedilir, sen yeter ki sev. sevmek en büyük nimettir çünkü. hangi kin sevgiyi aşabilir ki? yolların aşınmaz lakabına bakma sen, o kadar sürükleyicidir ki. tıpkı Cezmi Ersöz'ün cümleleri gibi. sen onun bir kitabını okumalısın mesela. onu okurken beni de tanırsın belki? çünkü ben okurken kendimi bulabiliyorum. ben okurken ona benziyorum. yazamadığım her ne kadar çok şey varsa o yazmış gibi sanki. yalnızlık mı, kalabalık olmak mı bu? çünkü ben ikisini de aynı ölçüde severim. ben gözlerimi kapatıyorsam o anın huzuruna kendimi kaptırmak istiyorumdur. o anda yok olmak, bitmek... herkesin kendini keşfetmek için açılmış kapıları vardır. sevgili, eş, dost, anne, baba, kardeş, belki de sadece sessizlik. kendi içimize dönmeyi başarabildiğimizde kendimiz olmayı da başarabilecek kişileriz biz. ellerimizden dökülen umutları  tekrar tekrar yeşertmeye ihtiyaç duyduğumuzda bunu sadece bizim yapabileceğimiz gerçeği dünyadaki diğer her şeyin bize karşı zararsızlıkla dolu olduğunu anlayacağız.


Zeynep Özer

4 Haziran 2016 Cumartesi

Aslı herkes anlardı da, herkes kendini anlardı.

Saat pekte umurunda değil, dışarıya çıksa yürüse ne kaybeder?  İç ses miydi, kendi kendine arkadaş mı edilmişti bilmiyordu ama her kimse yalan yanlış sözleri yoktu.  Haklıydı işte!  Adını bile unutmak isterken neredendi bu hayatın kendi kucak açma afra tafraları allaha siz!  Tam bırakmak istediği an her şey yolunda mı gitmek zorundaydı?  Ne yani az toparlanınca bozmak gibi bir adetimiz var da o mu bilmiyordu? Bir dakika durun kimle konuşuyordu ki?  Yok yok kesin hayatında biri vardı,  vardı değil mi?  Ne yani beyaz balonlar mı oluşturup konuşmalar açıyordu.  Daha fazla evde kalsa gerçekten içeriden bir yerden biri çıkıp gelecek diye  korkmaya bile başlamıştı.  Resmen  romanlardaki hakim bakış açısıyla yaşıyordu günü!  Fena sayılmazdı belki de.  Ya da sayılırdı.  Şimdi oturup bir de bunu mu tartışacaklardı?  'lardı'  mı?  Yahu romanları analiz etmeyi bırakalı çok olmasına rağmen hala bir romanda yaşanıyordu demek ki.  Zamanla geçer demeyecek misin iç ses?  Hooop yok artık ya ihtiyaç anı bu ne miskinlik!  Şimdi seni bırakıp gitsem diye düşünürken  onu ciddi ciddi kale aldığının da farkına vardı.   Almış aklına bir baloncuk ona laf anlatıyor,  yetmez gibi yardım dileniyordu.  İyi ki çocuğu olmamıştı(!)   şimdi aynadan korkanlara kanka etmişti onu yoksa.  Şii güleyim deme balon!  Seni nereye baş göz edecekler sanıyorsun da 'haha'  'kiki'  bitemedin?  Sahi ne olurdu da bir çocuğu olsa da varsa görse yatırsaydı onu,  deli sansaydı da yine de baba olabilseydi. Sahaflığa soyunma fikirleri sırasındaydı,  okuduğu kitaplar bir bir karışmaya benzeşmeye  başlayınca almıştı kitaplarını,  defterini başlamıştı analize.  Analiz dediysek öyle bilimsel niteliği olan matah bir şey de değil yahu.  Öyle kısım kısım kestirmeye çalışmıştı gizli gizli anlatılan gerçekleri.  Yer altında ne de çok anlam budalası metin var, o zaman anlamıştı.  Aşık okur,  cahil okur,  hoca okur,  çocuk okur ama kim anlar?  Pek mi bi övülmeye değer sanmıştı da kendisini de, birden son düşündüklerinden pişman oluvermişti. Aslı herkes anlardı da, herkes kendini anlardı.  Herkes bir romana karakter olacak şekilde adapte olurdu. Her roman ondan sanır da  kendine yol açardı.  Oysa yazarlar ne de çok şey saklamıştır o güzelim zarf zarf metinlere..  Kimi hiç duyulmamış aşkını,  kimi bitmemiş hayatını,  kimi zamansız gideni,  kimi kendini...  Ama hiç biri istemez öyküleri üzerine yıkılsın,  hiç biri istemez yılda bir kez bir taş kafasına vursun.  Analizlerin sonu gelmeyince sahaflığında birinci elden başlangıcına hiç yeltenmemişti.  Sahi o sahaf olsa bu 'kendileri'  ne olacaktı?  Sahaflık bir yana pek işi de, aşkı da olmamıştı.  İşi olsun istemez insan,  rahat olsun ister.  Ya aşkı?  Onu da istemez mi ki?  Daha rahat olmak için...  Kendinin de katıldığına kanaat getirince yanıtı geciktirmeksizin verdi; Rahat olacaksa aşk,  aşk olacaksa rahat olmaz. Rahat hiç olmaz,  aşk hiç olmaz. Hayat olmaz. Ona olmamıştı.  Hep olduğunu sanmıştı,  iç sesten bir sürü aksi cevap geldiğini duyar gibi yapıp sustu.  Yok yok aşkı tatsa hiç değilse enerjisine kapılırdı.  Tatmak bir yana elini sürmemişti aşk ona.  Hayırdır inşallah kendini analize mi başlamıştı sahi?  Hiç gereği,  gram yararı yoktu da işte 'kendine'  mani olamıyordu. Olsa da kendi bildiğini kendinden mi saklayacaktı?  Onun da gereği yoktu.  Olmasındı da,  olamazdı da.  Günün bitmesini istediği yaşlara gelmişti anlaşılan, kendinin prizini çekemediğine göre göz kapaklarının pimini sökecekti!  Şehre bir kaç saat bizsizlik dediler hep birlikte... Ne kaç gün, kaç gece bizsiz ne yaptıklarını sormuş ne de birinden bir hırıltı işitmişti.  Neyse  sonunda gitmiş miydi ki gizli arkadaş?  Ortalık resmen tek kişilik resital tadındaydı,  yoktu işte.  Kurtulmuştu! Hayır daha emin bile olamadığı bir kaç gün önce kendine hikayeler anlatıp,  hayatının çığlak kanlarını göz önüne seren,  yalnız arkadaşı tabi ki buradaydı.  Aptal değildi ya hâlâ  konuşmaları biri duyar sezgisiyle çıkıyordu ağzından.  Biri,  kim olacaktı bu? Uykunun ya da uykusuzluğun getirdiği boktan bir  zihin travması değildi demek ki.  Tam da ihtiyacı olan şey,  gelip onu bulmuştu.  Sarılmak,  sevme,  saygı hangisine değerdi?  Yalnızlığını kendisiyle aldatmak mümkün müydü?   Yine saçmalama senaryonun dibinden başlamıştı işte.  Tik tak bütün ayrıntılar hilekar kendindeydi.  O da biliyordu ki, artık kendine bile tahammülü yoktu,  nasıl olacak da sevmeyi öğrenecekti bir de.  Yol gidilecek kadar heveslendirmiyor,  zaman sürecek kadar hevesli görünmüyordu.  Aldatmanın böylesi bir davaya uygun düşer miydi? Yoksa sonu hastane kadar belirginleşinceye kadar bu deliliği içinde tutsa daha mı iyi olurdu.   Şimdi geçenlerde okuduğu kitap,  atıştığı editör,  kıvıra kıvıra pimaştan sarkıttığı şu perde ve son sigaranın ilk zararı da biliyor muydu ihaneti?





Zeynep Özer

28 Mayıs 2016 Cumartesi

biraz karışık oldu ama bakabiliriz aslında...

zamanın akmasına birebir etkimiz olsun isteriz değil mi? belki görmediğimiz binlerce anımız için genişletebilmeliyiz anları. bizim olacak her şey için var olmak istemez miydik? kaç gün sonra zamanın daha ötesinde olmak bize iyi gelecektir? içimizden söyleyemediğimiz şeylerin duygusuzluğunu yaşar mıyız gerçekten? yoksa biz sadece kelimelerin anlam bulmasından mı ibaretiz? yağmurlar durduğunda biz yine burada kuru kalacak mıyız? yoksa ceplerimizin  bile köküne kadar ıslanması mı lazımdır? sahi hangi hayatta biz daha gerçekliği yaşıyoruz? yağmurları yağdırıp, ıslanmaya meyilli olduğumuz mu? yoksa her zamana kuru bir gürültü ile başladığımız mı, o zaman hangisi?
şırıl şırıl bir rüya esintisiyle başlar oldum bu aralar günlere, öyle ki gördüğüm insanlar, yerler, olaylar tamamen bağımsız. bağdaştırılacak kadar bir dengeleri dahi olsa ben zaten unutuyorum ve bana hiç de bağdaşma noktası olan rüyalar gibi gelmiyor. sık sık söylüyorum ama belki  içimizde bilmeyenler vardır; evet konudan konuya resmen ışık hızında atlayışlara gidiyorum.
sizin de kafanıza estiği gibi gitme istekleriniz daha sonra her şeyde kafanıza eseni yapma isteğine dönüşüyor mu? mesela küçük harfle yazmak, noktalama kullanmamak, salaş ve belki saçma giyinmek vs vs. aklımıza gelen veya çağırdığımız tüm fikirleri bizden bir şeyler katma güdüsü de diyebilir miyiz biz buna? biraz önce biberli bir karışım hazırlayıp şuan hiç de yemek istememek mesela. olay istediklerimizi yapmaksa biraz rahat, umarsız, komik ve hatta kimine göre deli görünebiliriz. çok da önemli değil diyebiliyoruz ama içten içe hep bir tutukluluk hali de yaşıyoruz bu kısımda. çözümsüzlük süreci ya da inanç sistemi  veya toplum baskısı gibi binbir türlü kelime topluluğu ifade etmeye can atıyor durumumuzu. biz   ne yapıyoruz? gözlerimiz yerlerinde yokmuşçasına her seferinde  duyduklarımıza önem veriyoruz...



zeynep özer

27 Mayıs 2016 Cuma

hangi kulağımız daha sağır?

kapattığımızda tüm ışıkları sıra yavaşça bize gelir.
az kalacak enerjimizden ödünç almaya ve tekrar tekrar hayat bulmaya gelir.
biraz daha zaman geçince tamamen yok olmaya belki de.
olmaz mı?
olacak zaten, olacak olanı sorgulamanın ne anlamı var ki?
hangi kulağımız daha sağırsa oradan geliyor bildirimleri evrenin.
ama ses etmeyin biz istedik o kulağı.
biz hep zorluk çıkaracak taraftan istedik enerjiyi.
kullanmazsak yıpranacak tarafa nedense öylesine uzaktan bakmasını da biz emrettik.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Çünkü Yok.

seninle bir  köşe başında birden bire buluşmak üzere sözleşmedik mi en son?  uzak gelmişti sanki o kumsal bize. hani bir ara gözlerimize bir şey çarpmıştı, bir çocuk mu, çocuğun silueti miydi tam anlam verememiştik. ben çok sonraları düşündüm bütün bunları. nedense yine de anlam veremedim bir türlü. hani birini severiz, aşık oluruz. zaman geçer. mekanlar değişir. aşk kalır. ve biz bazı şiirlerde yaşıyormuşcasına bazen hüznün bazen de neşenin girdabına kapılıp gideriz. ellerimiz çatlamıştır, dilimizde bilmediğimiz bir lisan ve biz karman çorman. farklı bir yere gidebilseydik ve biz olmasaydık nasıl olurdu? zaman mesela aynı mı olmalıydı yoksa tamamen  farklı bir  yol mu izlemeliydi? aynı ülkeden mi gelmeliyiz yine mesela yoksa uzak iki kıtadan gelerek mi buluşmalıyız seninle? bence kapatalım şu gözlerimizi. gerisinin ne önemi var ki?

24 Nisan 2016 Pazar

Gizlenemedim


                                                                                                    25.03.2015
Kulakların çınlasın ey yağmur,
Sanki bugün seni çok andım.
Elime aldığım küçük mendille,
Yürüdüğüm o uçsuz kara taşlıkta,
O olmayan  oluşlarda ben seni andım.
Hani bir gün öyle bir yağmıştın ki,
Ayak uçlarım bile hissetmişti!
Sonra ne olduysa birden güneş açtı.
O kadar ani gittin ki, öylece kaldım
Gizlenemedim.
Gözlerim sana alışmıştı ama çoktan.
Bir kere rastlamıştı ya sana,
Farkına bile varmadı daha...
Ortasına gelmiştim sancaklı yolun,
Nereye bıraktın beni?
İnan hatırlamıyorum.
İnsan istediği olsun istiyor,
Sen biraz daha yağ diye belki de?
Sonsuz bir kayıpsızlık var sanıyor birde!
Bana sorsan ders aldım mı gidişinden?
Okunacak daha çok kitap, ruh ve insan var derim belki de.


                                                         Zeynep ÖZER

14 Nisan 2016 Perşembe

Hangisi?

Ne zaman içimizden ateşi çıkaracağız?
Dağı, taşı alıp gidebilecek miyiz?
Mesela sarı sarı tüyleri olan bir köpeğimiz olunca,
Gözlerimizde sürekli gözlüklerimizle,
Hafif titrek bakışlarımızla birlikte mi gideceğiz?
Unu, yağı alıp da mı gideceğiz yoksa tek mi?

                                                                            Zeynep Özer

1 Nisan 2016 Cuma

Gel ki Hayat Yapbozu Tamamlasın

bugünlerde  her şarkı seni çağırıyor,
herkese senden bir parça bahşediyor.
seni bekleyen o kadar kirli hayat var ki,
gelsen belki seni güzel hayata sebep bilecekler.
gelsen seninle yolları aşacaklar.
gelirsen tamamen yapbozu tamamlayacak hayat,
yazılar amacına ulaşacak kısa kısa.
sen öyle bir gel ki her yanıma yaklaştığında bana karış,
duygularımda bulayım seni.
dikkatsiz bir düzenle sarılsak mesela.
sevecen bir hınçla sevsem seni.
sevsen beni.
gitmeyeceğini geleceğin tek yer olacağımı bilerek sevsem seni.
sen gel ben sana giderken,
yolun iki ucundan ortalayalım.
arayı açacak sadece yollardaki insanlar olsa ve biz her seferinde kavuşsak.
sen gelsen ruhum dinse sende, gel sen.



                                                                                        Zeynep ÖZER

12 Mart 2016 Cumartesi

mümkün müdür?

işte yine başladık zaten olan susma hissini öylece hissetmeye.
en güzel kendimize mi susarız biz?
hani yalandan, maskeyle.
şimdi kimse görmese beni,
öylesine gizlensem ki
öylesine ağlasam.
kimse neden diye sormasa.
ben nedenini söylemesem.
şimdi kimse üzmese kimseyi,
kimse maskelemese hayatı.
öylesine ağlasam.
hiç bir şey olmamış gibi davransa yaşlar,
ama bir o kadar da alsa her şeyi.
alsa ve bana sadece gülücükler bıraksa.
öyle bir maskesizlikle ve gerçeklikle.
keşke ağlasam şimdi,
ve kimse bilmese.

hangisine?

belki de hayatı o kadar kısa zamanda istiyoruz ki olacak mı olmayacak mı diye diye zamanı dondurup izleyesimiz geliyor. ama bizim küçük parmaklarımıza tek tek işaret ettiriyor sorunları. unutmadan yaşanacak sakın unutmadan, diyor sanki. öyle güzel gerçekliğe dayandırıyor ki her şeyi biraz sonra ölebiliriz diyemiyoruz. nedeni ise biz de bile apaçık değil. öyle bir sona layığız ki sonu olmamalı. çünkü o kadar geç başlıyor ki. erkenden bize göze kırmaya can atmıyor adeta. neyi ve nedeni bekliyoruz sorsak cevap verecek olan kayıp. biz kayıbız.  okuduğumuz iki satırın bize kattığı o son demde bile huzura koşma aşkıya gezinirken biz, zamanı öyle bir yok sayıyoruz ki.
şimdi kalkıp gitsek mi aklımız başımıza döner, kalıp çelişsek mi?şimdi bilemediğimiz şeyleri sandala emanet mi edelim? yoksa bir kıyıdan diğerine umutlar fazla mı gelir?
şimdi örselenmiş mutluluklara mı inanalım? yoksa ucu açık laflara mı?

9 Mart 2016 Çarşamba

Lütfen Durun

                                                                                                                             18.05.2015


şimdi içinizden kim kalkıp gitse daha çok üzülürsünüz?
akşamlar gerçekliğini yitirir.
aslında hiç olmadığını öğrendiğimiz kim daha çok bizdedir?
biz bilir miyiz?
biz ne zaman kimi sevmeliyiz bilir miyiz?
karanlıklar gözlerimize perde çekerken kimin gözüyle açılmayı isterdik ki?
kim gelip öpsün isterdik ellerimizi?
acımızı en çok bilen olması için kime vekalet vermeliyiz?
övünmüyor, acındırmıyor diyecek olan kime?
saçmalasak bir gerçeklik için
yaşamak bize, yaşasak bize.
elimiz kolumuz öylesine bağlıyken gerçekten de mutlu muyuz?
olacak mıyız peki?
ayrılsak bile hâlâ bizde içimizde kalacak mı sevgi?
hiç gerek kalmayacak belki, hep olacak.
o sevgi olmasa da, olacak bir başkası...
olacak değil mi?
sevmeyi mi, daha fedakar olmayı mı öğrenmeliyiz,
daha içten sevmek ve sevilmek için?

hayır sadece böyle insanların varlığını kabul edip onları istememiz yeterli.
hiç çaba harcamamışken sevemez, sevilemez miyiz?
istemek çabaların ilk adımı değil mi işte!
ben sevmeyi öylesine seviyorum ki, önemli olan zaten sevmek değil mi?
insanlar tanımayı,
gözlerinin içine bakmayı,
en çok da onların gülüşlerine saklanmayı ne çok seviyorum bir bilseniz.
belki de bu yüzden asıl gelecek olan sevgi erteliyor kendini mi demeliyim?
hayır sevgi beni bulacak demeliyim,
demeliyiz.
bizi evrende dolaşan o samimi ve huzurlu sevgi her zaman bulacak.
hiç sevgiyi hissetmeden gider mi insan?                                
lütfen durun ve sevginizi haykırın.


                                                                                Zeynep ÖZER

2 Mart 2016 Çarşamba

GÜLÜMSEYELİM Mİ?


yalan bir rüzgara inananların hayatını yaşıyoruz şimdilerde. olaylar eskimedi, hatalar unutulmadı ve en acısı da yaralar henüz dinmedi. evet belki unutmak üzecektir, beni üzdüğü kadar olursa belki üzüntü azlığına bile sevinebilirim biliyor musun? kendimi tanımlamayı seviyorum sanırım, aslında en  çok bir yönümü tanımlamayı. hani istemesem bile, işim varsa bile didine didine ama güzel bir hız ve heyecanla insanlara ulaşma, tanıma ve her kim olduğunu umursamadan yardım etme tarafımı seviyorum. koşullar güven ortamına ulaştıramasa da kısıtlıyor evet ama yine de vazgeçmek  müstahak mı? hayır! en çok bu yönümle bilinmeyi de istemiyor değilim. birine yardım etmiş olmak, birinin hayatından bir zorluğu almak ve belki de böylece dünyaya döner sermaye olarak geliş amacımı bulmama ve benliğime kavuşmama yardım edecektir. bazen  bunları yazarken bile bencillik ediyor muyum diye düşünmüyor değilim. acaba bu yanım bana mı kalsa, gizlesem mi? daha mı iyi olur diye düşünmüyor değilim. ama gizlenmekten çekindiğim şeyi bile ben apaçık söyleyebiliyorken, belki benimle bu yazı sayesinde daha samimi olacak insanlara kapı açmamak, onlara gizlenin demek  avarelik, bencillik değil mi asıl? övünme densin. bencillik densin. allah aşkına kimin umurunda? sadece hiç bir karşılığı , geri dönüşümü maddi olmayacağı halde o manevi haz için hiç bilemeyeceğim bir hayatta, hiç kimse sıfatıyla dahi bir güzelliğin oluşumuna yardımcı olabilecek olmak bana yeter. anlık bir telaşa refahlık bir karşılık almaktan daha büyük bir beklenti kendimden. uzun zamandır kendimle iletişimi kesmedim. onunla karşıma çıkmış bir benlik gibi, bir başka benlik gibi, ilgilendim. bana estek mi oluyor köstek mi tabi ki her ikisi de! inanın en yakınınıza bile söyleyemediğiniz ama içinizi kemiren şeyler var ya hani onları ya da hiç yoktan bomboş bir bilgiyi bile sesli olarak benliğinizle paylaşmak ne güzel arınma biliyor musunuz?  sanırım zaman daralmadan kısa geçmeliyiz. kapıları kapatmalı ve süngüleri çekmeliyiz. ve her şeye en baştan gülümsemeyi bilmeliyiz....

GÜLÜMSEYELİM Mİ?- Bir DOST



                                                                                                 Zeynep ÖZER


11 Şubat 2016 Perşembe

Yanan Tüm Işıklardan Geçmişiz


                                                                                                                                             13.11.2015

Gerçek hayta dönsek sapaktan,
Ne kadar yolumuz var daha?
Uyuşmuş ayaklarımız, ağır düşlerimiz.
Daha ne kadar gideceğiz?
Son bulacak mı bir yerde, birinde?
Pencereden pervanelere uzanan sıcaklık,
Küçük küçük şişeler var etrafta.
Ellerde kıytırık bir senfoni,
Gidilecek kadar gitmişiz meğer,
En çok bizden AMA.
En çok olmayan yanımızdan hatta ve katta.
Yanan tüm ışıklardan geçmişiz.
Tüm doğrulara kelepçe takmışız.
Söylenenleri değil anlatılanları dinlemişiz.
Geçip giderken yolda olanları bulmuşuz.
Yolda kalmışız giderken biz.
Daha ne kadar kalacağız?
Gidilecek kadar gittiysek eğer?
Nereye gidiyoruz?
Kendimizi aldık mı sırtımıza?
En çok bizden,
En çok olmayan yanımızdan,
Nereye gidiyoruz?


                                             Zeynep ÖZER

4 Şubat 2016 Perşembe

henüz her günün yolunun başında değil miyiz zaten?

kendi kendine konuşan insanlar topluluğundan,
tekelleşmiş kalabalıklara dek hepimiz var olmak çabasıyla gidip geliyoruz.
kimine göre ellerimizde birer acı, kimine göre yokluk sevdası.
bugünlerde aklımda olmayan her şey için suçlayacak insanlar arıyorum  gibi.
belki o zamanlar daha da kendini tanıyan bir birey olacağımı sanıyorumdur.
gözümü kapadığımda gerçekten ne istiyorsam,  o gözümün önüne gelir.
izlediğim absürt olaylar,
sevdiğim küçük kıskançlıklar her biri daha bir gerçek olabilir mi?
kırmızıya çalan gökyüzü ve sen.
sen, gerçekten hitap ettiğim kişi misin ki?
buldum desem mesela, olmayınca üzülür müyüm?
bilmiyorum.
seni tanıyalı ne kadar zaman oldu?  olacak?
birinin gözlerinin içi,  benim gözlerimin içine bakmadan birini tanımak?
bu benim için eksik tanımak ve tanışmamış olmak demektir.
durup dururken bir sürü insan tanıyoruz.
bir sürü gözle iletişime geçiyoruz ve her biriyle bağımız ayrı.
birinin gözü, birinin gülüşü veya hırçınlığı her şey böyle.
benim aşk tanımım böyle belirleniyor işte.
aşk denilecek kadar değil belki, bilemiyorum.
seni tanıyor sayılır mıyım?
gözlerinin içi gülüyor mu?
istediğin her an samimi misin?
ya sence bunlar aşk için temel taş olmaya yeterli midir?
sana yetti mi mesela? yoksa zamanında eksikliğini mi gördün?
sen de beni tanımadan gözlerimin içine baktığında sevmeye başlar mısın?
yanılmak kesin bir kaide,  merak etmeli ben yanılıyor da olabilirim.
belki sen gördüğüm sıradan gülüşü, samimiyeti ve sevecenliği olan birisindir.
olamaz mı?
sadece tanıyınca anlaşılacak bir boşluk var bu soruda maalesef.
umarım sen tam insan olursun.
henüz her günün yolunun başında değil miyiz zaten?
ne kadar başında olursak olalım heyecanlar, istekler işte kesin sıradanlık.
sevmek kavramını neden ihtiyaçlarımla özdeştirmiş olabilirim.
sevmek için çevremizde birileri olmadığında,
zamanı duruyor gibi algılamıyor muyuz?
hiç bilmediğim bir sokağı,
dibindeki kum tanelerini bile bildiğim bir sahili de sevmek değil mi ki ihtiyaç.
küçücük dünyasının dışında tavşana döneni de,
böbürlenip soluk alamayanı da seviyorum.
hangimizin sevmek için bahaneleri var da,
buna kulp takan insanları yok?

                                                                       Zeynep ÖZER

Saat Erken

Henüz saat şiir için erken.
Havada buzdan kristaller yok,
Yapraklar uyanmak istemiyor.

Henüz saat şiir için erken.
Kelimeler çelme takıyor düşlere.
Hayat bir adımda bin adım gidiyor.

İnsanlar gecikiyor trenlere.
Kuşlar ulusal gösterilerinde.

Bir yoğurtçu eskilerden kalma,
Karşısında yeni yeni marketler.
Harfler, neşeler karışıyor.

Yol üzerinde kırmızı bostan,
Az ileride yiten hayat.

Henüz saat  şiir için erken.
Yaşanacak onca anı varken.
Bilinecek yığınla gerçek varken.

Sayılacak ama olmayacak bile olsa,
Bir düş varken.
Henüz çok erken!


                                                                Zeynep ÖZER

Kimse Duymadan

Hafifçe esiyor işte Üsküdar'ın rüzgarı, aşağıda  tekneler dizili.
Sıcak bir çay geldi bir de.
Ben pek çay sevmem ama ortamın kuralı olmadı mı çay?
Az ötede Kız Kulesi, yanı başımızda tekneler ve martıları.
Masalı bankları da keşfettik mi her şey birden güzelleşti sanki.
Lüks ve gölgesi burnunda tüten kafeslerden uzak...
Bir tanımlama gerekiyorsa; üstü açık ve hayata karışık yaşlı amca mekanı.
Üsküdar'ın buradan çok uğranacak çaycısı olabilir mi artık?
Gelip geçen yolcusunu da, buraya verilmiş olan adı da bilmiyorum.
Bir yandan Begüm İstanbul'un siluetini çalışıyor,
Diğer tarafta Semra çizim dünyasına adım atmaya çalışıyor.
Bugünün cilvesi rüzgar, denizin kokusunu getiriyor yanımıza.
Çay sanki soğukluğunu gizliyor bizden.
Bardaklar küçük, hatıralı,
Tabakları kırmızılı, altın sarılı...
Ve ben  eskiye gitmişcesine huzurlu ve dinginim.
Oturup yazı yazmak için seçilmiş bir an, yer sanki.
Burada oturup size kendimi mi anlatacağım,
Karanlıkta kalan beni mi paylaşacağım bilmiyorum.
Üç beş tane horoz var yanı başımızda,
Uyanmaya davet edercesine nasıl da ötüyorlar.
Ruha iyi gelen bir şey olması da garip.
Burayı merak eden olacak mı acaba?
Ben hep okuduğum metinlerdeki anlatılan yerleri merak ederim.
Sonra da unuturum, bulamayacak hissiyle.
Kim bilir belki ileride de zaman zaman oraya gidip oturacağım.
Belki horoz da amca da biz de yok olacağız.
Kim bilir gökdelenlerin çoktan yerle bir ettiği,
Bu dingin ve salaş yer yok olacak.
Tüm insanlığı 10 dakikalığına buraya alsak,
Huzuruyla sohbet etsek.
Herkese tek tek gözlerini kapattırıp, sessizliğe atsam.
Elime bir makine alıp onların birer birer fotoğrafını çekerdim.
O an nasıl göründüklerini merak edenler illaki vardır.
Ben her zaman gözümü kapatıp kendimi denizin, suyun, havanın,
En çok da dünyanın sesine bıraktığımda nasıl göründüğümü,
Kime neyi anımsattığımı merak ederim.
Karşı masada 5-6 amca muhabbette.
Ve bir soru geldi, ben kulaklarıma inanamayacak düzeydeyim;
'Okudun mu Haydar Dümen'i?'
Aslında yazının gidişatı hakkında hiç düşünmemiştim.
Onlar hala güzel ve eşsizler  de soruları eşsiz değil işte.
Kendi aralarında bu kadar güzel anlaşmalarının ötesinde,
Aralarında geçen muhabbetler de güzel olsaydı keşke.
Daha böyle ne kadar garipsenecek anlar vardır kim bilir.
Aklımızın bir köşeye sakladığı daha kim bilir ne kadar böyle anı vardır.
Bir yoklasak aslında o kadar çok şey çıkacaktır ki.
Korkularımız, aşklarımız, kim olduğunu bilmediğimiz,
Görmediğimiz birine aşık olmuşuzdur belki.
Olunmaz olduğunu sandığımız şeyleri gerçekleştirmiştir.
Biz kimse duymadan o köşede soğutmuşuzdur belki.
Memnunsak eğer gözümüzü kapatınca yaşamış sayacağız kendimizi.
Değilsek bir köşede soğusak dahi umursamayacağızdır.

                                                                                         



                                                                Zeynep ÖZER

60 Saniye


söylesene kımıltısız oyun sahnesi
sen de gidecek misin?
ışıkları aç, gramofonu çal.
birer birer git sokaklardan.
elinden tut, 60 saniyeyi yaşa.
size diyorum ey kör kuyular!
aldanacak mısınız bana da?
ey gök kuşağı  sen de uyu!
yat ışıklar içerisinde!
küçüklükten kalma,
diz kanatan acılar.
Söylesenize siz de yok musunuz?
başını sallayan lamba, sen de mi?
Söylesene sen de mi yalancısın.

                                                        Zeynep ÖZER

27 Aralık 2015 Pazar

ya çekinmediğimiz kötülük?

kabardıkça kabarıyor sanki ömrüm,
yeşile sarı katıyorum, renkler anlamsız.
yola tek çıkıyorum galiba,
tüm duvarlar boyasız kalıyor akşamları.
gün çökerken bir arınma ritüeli,

aşırı gizlenememiş sözcük öbekleri,
halâ yaşayan kimsesiz çocuklar,
işte onlar sarıyor öyle birden bire,
o eşsiz, dev dünyamızı!
elimizden dökülen ekmek kırıntıları,

hangi kuşa özgürlük bahşedilebilir ki?
taklidi yapılmış mavi bir büyü,
uzaktan ller kadar akrabayız seninle.
her cümleden beni buluyorum sanki!

ey koca şairler hanginiz anlatmadı ki
o coşmak bilmeyen insaniyetimizi?
ey koca balkonlar, hanginize sığınmadı
geceyi soluklandıramayan ölmüş düşler?
yüz sürmediğimiz yalan kaldı mı?
ya çekinmediğimiz kötülük?

söylesene be duvar,
kim ördü böyle şaraptan renge seni?
söylesene...

Zeynep Özer

19 Aralık 2015 Cumartesi

ne zaman yerinde durdu ki?

kaç şarkı mırıldanıyor kulaklarında?
hangi sözleri yazdım sana, biliyor musun!
bir kaç gün önce sahi neredeydin?
kalemlerin ucu sana dönük bekliyordu oysa.
kaç bahar oldu yaprakları süpürmeyeli?
biliyorsun ya unutuyorum git gide...
ara sıra bir uğra, elimi tut.
düşlerimi unuturum bilirsin,
ara sıra gel hatırlat.
ben seni sevdiğimi de unuturum,
sevmeyi bildiğimi de.
yeni şeylerle uzak hayatları birleştiririm,
belki unuttum seni,
belli yoksun artık.
zaman işte ne zaman yerinde durdu ki?
ya sen?
sen hiç hayat çöpleri atarken saçmaladın mı?
sen hiç artık bitmiş her şey için yok oldun mu?

Zeynep Özer

23 Kasım 2015 Pazartesi

Haydi İyi Zamanlar!

   İnsanları o kadar çok benimsiyorum ki,  o kadar derin.  Sabah uyanıp eve geldiğime pişman olacak ve yurtta  olacak olsam fırlayıp hava alanına gidecek kadar benimsemişim ortak seni de.  Ortak onu yazıp yazmadığımı soruyor ara ara.  Haberi olsun o zaman bu üçüncü yazılışı.  Bana beni yazdın mı diyen ilk kişide aynı zamanda.  Ondan herhalde yazmam onu. Ortak kim derseniz eğer, henüz kendi olmayan ama adı olan cafeye,  Vosvos aşkıma,  tatlıcı başıcılığına hatta gelişigüzel yürüyüşlere bile 'ben de varım ortak' diyen biri diyebilirim. Normal olduğunu düşünmediğim bir insanoğlu. E kızlarla nadir anlaştığım için ortağın bir erkek olduğunu da söylememe gerek yok bence. 

   Tesadüfi  tanışıp, toplasan sadece  2 saat sürmemiş bir oturmuşluk var bir de ama ortağı benimsemişim.  Ki bilirsiniz bu benim için pek olağandır... Siz zaten beni tanıdığınız için öyle diğerleri gibi şaşırmazsınız. Teoman 'Naapim ben tabiatım böyle!' demiyor mu? Aslında hepimizi nitelemiyor mu? İnsanlar ah insanlar ne de çabuk bağlanıyorum ben size, neden hem? Maalesef öylesin demeyin işte hemen, ben üzülsem de ben olmaktan vazgeçmek istemiyorum ki. Geçmedim de zaten geçemedim. Sabah uyandım ve bir fotoğraf, ortağım yolcuymuş bir diyara. Uyanmasak görmesek haberimiz olmayacak ama neyse işte ben kızamıyorum ki. Atarlanıp trip de atamıyorum hiç olmuyor değil mi? İçimden gelmiş mesaj atmasam olmazdı. Nedeni neymiş peki biliyor musunuz? Daha geçen gün yakındığım o insanlıktan bunalma, hayata sığamama işte hep bunlar. Nedensiz olarak insanlar ve yine insanlar olarak iki parçayız biz. Ve biz sanırım o genele yayılan içinde bulunmadığımız insan türüyle karşılaşınca anlayamıyoruz. Yanlışları ayıklayamıyoruz işte biz,  tabiat. Ve ben gün gelip de anlayacağımı sanmıyorum, sanki buna üzülüyorum da. 

    Anlamalıydım ortak, yazılarıma bakıp da 'Sen Öylesin' yazısını benimsemenden anlamalıydım. Tahmin edersiniz konu neydi. Yalnızlık mı dersiniz, kimsesizlik mi! Hani o konser alanı olan bu dünyada tek başına konsere gelen kişi var ya, o biziz. Ama herkes yabancı değil hatta o kadar çok tanıdık var ki etrafta tahmin edemezsiniz. Tek başına anlatamamak, anlatsan  belki de aynı olduğunu yaşayarak. Öyle işte dünya ortağa da iyi gelmemişsin ki gitmeyi seçmiş. Soracağım ama 'gitmek gerçekten işe yarıyorsa bile dönünce her şey yine aynı, dünya aynı değil mi?' diye soracağım. Aynı derse kendimi  cidden o küçük cafe hayalime hapsedip orada yaşamalıyım.  Orada ölmeliyim, sesim çıkmadığı yer orası olmalı ve ölüm orada kokmalı. Kendimi orada yitirmeliyim işte. Şuan saat 13.11 ortak yaklaşık yarım saat önce Polonya yoluna koyuldu. 
    Şimdi  siz sana ne oluyor diyeceksiniz. Ortak gerçekten beni gördü. Çünkü şuana kadar kimsenin görmediği beni gördü. Hangi ben değil mi? Mesela ortakla tanıştığım zaman o kadar normaldim ki  kendimce tabi. (Cidden kendimce.) Yaprağa zıpladım. Kediye laf attım, salak salak yürüdüm, koştum. Ben oldum işte anlayın. Hani tekken oluyorum ya böyle işte o kadar kendimdim, daha da anlatayım mı? Ortak gidiyor ve yazılmayı da seviyor diye size uzun uzun yazmak istedim. Saçma bir şekilde kendimi mahcup hissediyorum. Sanırım nedeni onun beni doğal ortamımda(!)  görüp benimsemesi.
    Absürt kaçabilir belki ama yürürken beni görmek istediğini söyledi. İşte bunlar benim küçük değerlerim.  Bunlar benim işte. Büyük, gösterişli, göze batan  değil. Kuytu, köşe, arkada kalmış ama kendi olanı seviyorum. Değer derseniz,  ona değer işte. Kısa yolculuk iyi yazdırıyormuş bir daha deneyimledik böylece.  İlk iki yazımı şuanda ben bile hatırlamıyorum ortak. Ama bu yazıyı paylaşacağım,  öyle umuyorum. Bir gün veya bugün...  Zamana bırakamam ben gerçi  neyse hemen ve aynen söylerim. Aman ha içimde kalmasın. 
Ne olur,
Ne olmaz.
İyi ol da.


Zeynep Özer















18 Kasım 2015 Çarşamba

amalar lakinler işteler olmasa!

inceden kıpırdandı defterin sayfaları, hoş açılmasa açmayacaktım. yok hayır merak falan etmiyorum tabi ki. ama gözüm ilişmedi değil. sahi Ekrem ne zaman kalkıp gitmişti? meyhane çıkışı ceketini unutan sarhoşlar gibi, unutuverdi işte defterini. bir kaç yıl önceydi mahzun mahzun geldi oturdu yine karşıma. karar almış ama uygulamayı başaramamıştı ya ondandır. neden bilmem o gün de defterini çıkardı. tıfılca bir defterdi. bir meymeleti de yoktu. ama ne zaman dolsa böyle çıkıyordu defteri. bir  kelime bir cümle yazdığı artık her neyse... amaç sormak gelmedi içimden. sevginin savurduğu yerden geliyordum ben de onun gibi. ne bileyim dertliyi! ne bileyim! işte şimdi defterde  buradaydı. onsuz, yazılacak yeni kelimesiz öylesine. açıp okusa mıydım? bir sır, bir bilinmezlik öğrensem anlar mıydı?  ya da bana bir şey ifade eder miydi anlamam? tam bir muamma işte bu kısım. savurdu defter işte ta ki kırmızılı şeride kadar. Ekrem'i pek tanımaz, neyin nesidir bilmezdim. kendinden emekli, parayı dünya nimet saymayan birisiydi işte. dalıp gitmişken karşı ağacın dallarını fark ettim öyle birden.  hayat bana mı solgun geliyordu? oysa ne de göz alıcı yeşildi o yapraklar! Ekrem en son ne yazmıştı acaba? yeşillik, gidiş, dönüş ne? açıp bakmalı mıydım? pişmanlık yaşar mıydım? tepkilei dahi tepkisiz biridir o.  sonunda dayanamadım aldım defteri, son yazıya yöneldim. içimde çelişki bir bir ilerliyorum yaprakları. sadece 'yol' yazıyordu. yol! gidecek miydi? sanki daha hiç tanımadığım adam değilmiş gibi parçalandım birden. ben hep onu görürdüm oysa her yerde. sevda derdim onu görürdüm, yoksulluk derdim o, dert yine o! benim aşksız kalamayacağım o kadar iyi bilirdi ki o. 'sevmek için yaratılmışsın' dediğinde  içim dolardı hoyratça. hem sevmek kolaydı da işte amalar lakinler işteler olmasa... öyle hiç bir şey söylemeden gider miydi gerçekten? yol demiş ve serüven bitmişti öyle mi?  sokak başına çıkıp bakındım biraz. Veysel amcanın yeri yakında değildi sahile. parayı ödeyip hemen kalktım işte ben de. yola kalktım yola. nerede bulmayı umabilirim ki? işsizin dertlinin tekiyim ben de. şu köşe başı sıska atölyeler beni de yenileseler ahh keşke! ben ne istiyordum bu Ekrem'den? hayatımda var mı bilmediğim bir adamı çıkarmaya da yeltenemezdim. peki o zaman neden kalkıp gidiyorum ardından? defteri de öylece bırakmıştım kendi haline.   hatırlar belki döner alırdı. cıvıl cıvıl arka sokaklar  kadar olabilir miyim ben de? bir yanım coşku bir yanım dinginlik. ben aslında cıvılım da hissetmiyorum galiba. sevmeyen insana hisler duvar mı örer ki? bazen Veysel amcanın da, Ekrem'in de hatta şu arka sokaklarında ben olduğuma inanıyorum. böyle böyle hepsinin sorumluluğu alıyorum işte ben de kefeme. mutlulukları dururken neden sorumluluklarından tutmuşum bilmiyorum ben de.  ya ben çok yalancı bir mutlu kişiyim ya da şizofren bir asalak. tek yaşadığım fütursuzca yaşandı saydığım mutluluklarımsa Ekrem benim en fütursuz karakterim olmalıydı.

Zeynep Özer