6 Haziran 2016 Pazartesi

eol arpı


lacivert uçmuştur birden,
kitaplar ağırlaşmıştır.
yürüyüşler yekpareliği saklamıştır bize.
yeşil, doğaya mal etmiştir hayatı.
kilometrelerce sandalyelerde oturulmuştur,
yanılgılar tüm umutlara besin kaynağı olmuştur.
sevmek değişime katmıştır insanı,
eli ayağına dolanmıştır.
siyahlar kara kara kutularda saklanmıştır,
parlaklığı yine de göz önüne serilmiştir ama.
eol arpı inat etmiştir rüzgara.
küçük kıvılcımlar hırıl hırıldır havada.
yokluğu anımsatan yağmurlar,
camdan hatırlatır olmuştur kendini.
saatler sevmediği lafları ağızlarına takmıştır.
melodiler mırıldanmalara karşı koymuştur.
boşlukları betimleme yarışına girmiştir resimler.
sevmek siyaha aşık olmuştur.
yağmurlarla parıldamıştır ağaçlar.
her yeri almıştır çimen kokuları.
mezarlar boşalmaya başlamıştır sanki.
lunaparkta dönen bir oyuncakta sakinlik aranır olmuştur belki de.
bir yanlışla trilyonlarca doğruya koşmaya başlanmıştır usulca.


Zeynep Özer 

nasıldır?

sevmek nasıldır bilir misin sen?
gözlerin bir boşluğu nasıl aralandırır?
kalbindeki tarifsiz duygular nasıl canlanır?
sözlerin senden kilometrelerce uzakta kıvranır mesela,
için içinden kımıltısızca gider birden.
uykular dönüp dolaşıp ona döner.
kalemler anlamsız şeylere anlam katar.
renkler yağmuru kurban eder aşka.

sen bilir misin?
rastlantılar yalnızlığı, özlemi çağrıştırır.
şarkılar havada asılı kalır.
gökyüzü ihanet eder gökyüzüne.
parmaklar sinirlenince nasıl vazgeçer?
acılar sevinçlere nasıl kan kusturur?
yalnızlık sevgiyi nasıl tekmeler?
işte böyle çalar kırmızı siyaha.

sen bilir misin?
sevmek nasıl eder insanı?
ağlamak için binlerce yaş nasıl bulunur?
atılmak için binlerce ağıt nasıl bulunur?
sevmemek için nedensizlikler nasıl da bulunur!

sen bilir misin?
çevrende çok insan vardır, sen sevince.
fikirlerin takılı kalır aklında, kalbinde.
nasıl uzakta kalır hasret,
uzanıp almak için koşar durursun sevince.






Zeynep Özer

Zararsızlık

bir de sen olsaydın yolun karşısında,elinde çok eski bir piramit ve sen.okuduğumuz o kadarcık kısa anda seni tanısak bir de. ne günler gelip geçtiğini bilmeden görsek... hani seni senden iyi tanıyan kullar gibi sevsek. ayrı gayrılığa gerek kalmadan gelsek yanına. yanlışını doğrusunu bilerek, kabullenişle her şeyi, öyle sevsek. yüreğimizde ne kadar söz varsa dökerek dizeye, söze... kabarsa saçların rüzgarda ve seni tanısak an be an. evet sen o'sun. yoksa daha bilmiyor musun? kabin görevlileri bile alamıyor senden gözlerini. yoksa rahatsız mı oluyorsun? mesela bir fırsatını yakalasan bırakıp da gider misin? her şey kolaydır, değil diyenlere aldırma. bende herkes affedilir, sen yeter ki sev. sevmek en büyük nimettir çünkü. hangi kin sevgiyi aşabilir ki? yolların aşınmaz lakabına bakma sen, o kadar sürükleyicidir ki. tıpkı Cezmi Ersöz'ün cümleleri gibi. sen onun bir kitabını okumalısın mesela. onu okurken beni de tanırsın belki? çünkü ben okurken kendimi bulabiliyorum. ben okurken ona benziyorum. yazamadığım her ne kadar çok şey varsa o yazmış gibi sanki. yalnızlık mı, kalabalık olmak mı bu? çünkü ben ikisini de aynı ölçüde severim. ben gözlerimi kapatıyorsam o anın huzuruna kendimi kaptırmak istiyorumdur. o anda yok olmak, bitmek... herkesin kendini keşfetmek için açılmış kapıları vardır. sevgili, eş, dost, anne, baba, kardeş, belki de sadece sessizlik. kendi içimize dönmeyi başarabildiğimizde kendimiz olmayı da başarabilecek kişileriz biz. ellerimizden dökülen umutları  tekrar tekrar yeşertmeye ihtiyaç duyduğumuzda bunu sadece bizim yapabileceğimiz gerçeği dünyadaki diğer her şeyin bize karşı zararsızlıkla dolu olduğunu anlayacağız.


Zeynep Özer

4 Haziran 2016 Cumartesi

Aslı herkes anlardı da, herkes kendini anlardı.

Saat pekte umurunda değil, dışarıya çıksa yürüse ne kaybeder?  İç ses miydi, kendi kendine arkadaş mı edilmişti bilmiyordu ama her kimse yalan yanlış sözleri yoktu.  Haklıydı işte!  Adını bile unutmak isterken neredendi bu hayatın kendi kucak açma afra tafraları allaha siz!  Tam bırakmak istediği an her şey yolunda mı gitmek zorundaydı?  Ne yani az toparlanınca bozmak gibi bir adetimiz var da o mu bilmiyordu? Bir dakika durun kimle konuşuyordu ki?  Yok yok kesin hayatında biri vardı,  vardı değil mi?  Ne yani beyaz balonlar mı oluşturup konuşmalar açıyordu.  Daha fazla evde kalsa gerçekten içeriden bir yerden biri çıkıp gelecek diye  korkmaya bile başlamıştı.  Resmen  romanlardaki hakim bakış açısıyla yaşıyordu günü!  Fena sayılmazdı belki de.  Ya da sayılırdı.  Şimdi oturup bir de bunu mu tartışacaklardı?  'lardı'  mı?  Yahu romanları analiz etmeyi bırakalı çok olmasına rağmen hala bir romanda yaşanıyordu demek ki.  Zamanla geçer demeyecek misin iç ses?  Hooop yok artık ya ihtiyaç anı bu ne miskinlik!  Şimdi seni bırakıp gitsem diye düşünürken  onu ciddi ciddi kale aldığının da farkına vardı.   Almış aklına bir baloncuk ona laf anlatıyor,  yetmez gibi yardım dileniyordu.  İyi ki çocuğu olmamıştı(!)   şimdi aynadan korkanlara kanka etmişti onu yoksa.  Şii güleyim deme balon!  Seni nereye baş göz edecekler sanıyorsun da 'haha'  'kiki'  bitemedin?  Sahi ne olurdu da bir çocuğu olsa da varsa görse yatırsaydı onu,  deli sansaydı da yine de baba olabilseydi. Sahaflığa soyunma fikirleri sırasındaydı,  okuduğu kitaplar bir bir karışmaya benzeşmeye  başlayınca almıştı kitaplarını,  defterini başlamıştı analize.  Analiz dediysek öyle bilimsel niteliği olan matah bir şey de değil yahu.  Öyle kısım kısım kestirmeye çalışmıştı gizli gizli anlatılan gerçekleri.  Yer altında ne de çok anlam budalası metin var, o zaman anlamıştı.  Aşık okur,  cahil okur,  hoca okur,  çocuk okur ama kim anlar?  Pek mi bi övülmeye değer sanmıştı da kendisini de, birden son düşündüklerinden pişman oluvermişti. Aslı herkes anlardı da, herkes kendini anlardı.  Herkes bir romana karakter olacak şekilde adapte olurdu. Her roman ondan sanır da  kendine yol açardı.  Oysa yazarlar ne de çok şey saklamıştır o güzelim zarf zarf metinlere..  Kimi hiç duyulmamış aşkını,  kimi bitmemiş hayatını,  kimi zamansız gideni,  kimi kendini...  Ama hiç biri istemez öyküleri üzerine yıkılsın,  hiç biri istemez yılda bir kez bir taş kafasına vursun.  Analizlerin sonu gelmeyince sahaflığında birinci elden başlangıcına hiç yeltenmemişti.  Sahi o sahaf olsa bu 'kendileri'  ne olacaktı?  Sahaflık bir yana pek işi de, aşkı da olmamıştı.  İşi olsun istemez insan,  rahat olsun ister.  Ya aşkı?  Onu da istemez mi ki?  Daha rahat olmak için...  Kendinin de katıldığına kanaat getirince yanıtı geciktirmeksizin verdi; Rahat olacaksa aşk,  aşk olacaksa rahat olmaz. Rahat hiç olmaz,  aşk hiç olmaz. Hayat olmaz. Ona olmamıştı.  Hep olduğunu sanmıştı,  iç sesten bir sürü aksi cevap geldiğini duyar gibi yapıp sustu.  Yok yok aşkı tatsa hiç değilse enerjisine kapılırdı.  Tatmak bir yana elini sürmemişti aşk ona.  Hayırdır inşallah kendini analize mi başlamıştı sahi?  Hiç gereği,  gram yararı yoktu da işte 'kendine'  mani olamıyordu. Olsa da kendi bildiğini kendinden mi saklayacaktı?  Onun da gereği yoktu.  Olmasındı da,  olamazdı da.  Günün bitmesini istediği yaşlara gelmişti anlaşılan, kendinin prizini çekemediğine göre göz kapaklarının pimini sökecekti!  Şehre bir kaç saat bizsizlik dediler hep birlikte... Ne kaç gün, kaç gece bizsiz ne yaptıklarını sormuş ne de birinden bir hırıltı işitmişti.  Neyse  sonunda gitmiş miydi ki gizli arkadaş?  Ortalık resmen tek kişilik resital tadındaydı,  yoktu işte.  Kurtulmuştu! Hayır daha emin bile olamadığı bir kaç gün önce kendine hikayeler anlatıp,  hayatının çığlak kanlarını göz önüne seren,  yalnız arkadaşı tabi ki buradaydı.  Aptal değildi ya hâlâ  konuşmaları biri duyar sezgisiyle çıkıyordu ağzından.  Biri,  kim olacaktı bu? Uykunun ya da uykusuzluğun getirdiği boktan bir  zihin travması değildi demek ki.  Tam da ihtiyacı olan şey,  gelip onu bulmuştu.  Sarılmak,  sevme,  saygı hangisine değerdi?  Yalnızlığını kendisiyle aldatmak mümkün müydü?   Yine saçmalama senaryonun dibinden başlamıştı işte.  Tik tak bütün ayrıntılar hilekar kendindeydi.  O da biliyordu ki, artık kendine bile tahammülü yoktu,  nasıl olacak da sevmeyi öğrenecekti bir de.  Yol gidilecek kadar heveslendirmiyor,  zaman sürecek kadar hevesli görünmüyordu.  Aldatmanın böylesi bir davaya uygun düşer miydi? Yoksa sonu hastane kadar belirginleşinceye kadar bu deliliği içinde tutsa daha mı iyi olurdu.   Şimdi geçenlerde okuduğu kitap,  atıştığı editör,  kıvıra kıvıra pimaştan sarkıttığı şu perde ve son sigaranın ilk zararı da biliyor muydu ihaneti?





Zeynep Özer