Bildiğim bir şeyi unutmuşum.
Sevdiğim bir yola geç çıkmışım.
Dediklerimi bir bir unutmuşum.
Birazdan finalden terk edecek gibiyim hayatı.
Soruları soramamış, zamanı bulamamış gibiyim.
Bir kaç kez gülümsemiş ve birazda ağlamışım.
Yıllar geçmiş sanki dünden bugüne.
Hırsla ezmişim duyguları.
Kalkıp gitmeye çabalamış bir kaç hayal.
İnsanlara bakarken, kaybolmuş gibiyim.
Fotoğraflara anlamsızca bakmıştım az önce,
Sesleri vardı biraz kulaktan dolma. Aşkları vardı sadece bakılan.
Müzikleri vardı, dinlenmeden sunulan.
Fısıltıları göğe yol olmuş bir hatıram vardı.
Tavsiye edilmiş bir kaç yaşantıdan ibaret hemde.
Literatürü yok olmuş gibiyim.
Eol arpına takılmış ve belki yok olmuşum.
Er geç meraktan ölmüş, yitmişim
Paylaştıkça vurgun yemiş bitmişim.
Zeynep Özer
Çılgın, deli, uçuk, kaçık, karmaşık, durgun, akıllı, düzgün, güzel, çirkin. Kim nasıl tanımlıyorsa benim/senin öyle olmadığına... Hayalci.
18 Aralık 2014 Perşembe
14 Aralık 2014 Pazar
boşluğa takılı kalmış vazo
ayağa kalktığında artık çok geç olduğunu düşündüren neydi ona? tabi giden değildi. başka başka ne olabilirdi? yoksa yalnız kaldığını mı idrak etmişti? sona mı yaklaştığını anımsatmıştı hayat? bak şimdi dedi biri. ya da o kendi kendine konuşuyor da olabilirdi. fısıldasa duymuyor bağırsa susmuyordu. bir kaç komşu kırıntısı da rahatsız olmuştu hem. neydi bu böyle sabahtan beri bağır sus çağır sus! ne miydi ne yani anlayamıyorlar mıydı! az biraz olsun susup dursalardı olmaz mıydı?
oda biliyordu tabi ki ne de çok şey istediğini, ama elden ne gelirdi. o mu gitmişti! o hala buradaydı ve onlar bunu ne kadar da umursuyorlardı! haklılardı aslında neden umursasınlardı? kimdi ki o, onlar için neydi ki! sıraya dizilmiş ve piminin çekildiğini işaret eden bir bomba? sesine rağmen sızısını duyurmayan bir kukla? neydi kim bilir sadece o'ydu. o olmaktan çok yok olmaktan korkmuştu aslında birazda. yalnız kalmayı es geçmiş sessiz kalmalarına bile razıydı. eskiden olduğu gibi hiç taşınmamıştı şimdi de buraya. yoktu ve inansalar, bilseler ne çok severlerdi o'nu. yanlışlarını betimlemek için kullanırlar ve sesine sessizlik katarlardı. ciddiydi oysa ki ne isteseler yapardı. belki daha da fazlasını. onlar ne istiyordu yok olmasını mı? söyleseler belki onu da yapardı. gülmesini mi inansalar kahkaha bile atardı.
bir kaç güzel anısı vardı şu vazoda. evet onun giderken yanına almasından korktuğu ama kırmasını tahmin edemediği vazo! sahi cidden kırılmış mıydı? yoksa onun gibi bir umuda sarılıp yapıştırılmaya can atıyor muydu? ne bilsindi! ne de iyi olmuştu aslında. ne var ne yok unuturdu belki. tabi unuturdu. her gördüğü boşluğa o vazoyu koymaz mıydı şimdi? vazoya değil boşluğa baktığını mı sanardı? hayır tabi ki kendine baktığından emindi. hataları ve gerçekleri. en çokta düzeltilemeyecek koca anları. hepsini görecekti ve ne şimdi yani unutacak mıydı? bunu cidden düşünüyorlar mıydı! unutmak için yaşıyor hatırlamak içinse ölüme küf bağlamış olunuyordu! biri keşke hatırlatsaydı onlara, kapısı çalınınca ne kadar sevildiğini. sesini kesen bir sese ne de minnettar olduğunu.
zaman değil an olmuştu şimdi istekler. olacak diyen yalan söyleyen bir dost arıyordu aslında. o da biliyordu bilmesine kuru laf olduğunu bunların. ama kendine itiraf edebilirdi de onlara edemezdi. nedeni de açıktı. hala nedenini sormanın pek manasının kalmadığını bir o biliyorsa eğer vah olmuştu.
geçenlerde eline bir kaç resim denk gelmişti hani şu lunapark şahanesi evlerden kalma. fırıldak gülüşleri olan. geçmeyen heveslere asma kilitler vurulmayan cinsten evlerin ve ailelerin resimleri. şimdi ise aklına tek gelen mutluluğun onların içinde saklı olduğunu da adı gibi biliyordu.
yani şimdi gidendi onu bırakan öyle mi? şu karşı taraftan alık alık bakan teyzeler? onlar yanındaydı öyle mi? kimsenin bir diyeceği yoktu tabi. ne desinlerdi! avutsunlar mı istiyordu? aslında bir kaç konuşma yeterdi de artardı da!
oda biliyordu tabi ki ne de çok şey istediğini, ama elden ne gelirdi. o mu gitmişti! o hala buradaydı ve onlar bunu ne kadar da umursuyorlardı! haklılardı aslında neden umursasınlardı? kimdi ki o, onlar için neydi ki! sıraya dizilmiş ve piminin çekildiğini işaret eden bir bomba? sesine rağmen sızısını duyurmayan bir kukla? neydi kim bilir sadece o'ydu. o olmaktan çok yok olmaktan korkmuştu aslında birazda. yalnız kalmayı es geçmiş sessiz kalmalarına bile razıydı. eskiden olduğu gibi hiç taşınmamıştı şimdi de buraya. yoktu ve inansalar, bilseler ne çok severlerdi o'nu. yanlışlarını betimlemek için kullanırlar ve sesine sessizlik katarlardı. ciddiydi oysa ki ne isteseler yapardı. belki daha da fazlasını. onlar ne istiyordu yok olmasını mı? söyleseler belki onu da yapardı. gülmesini mi inansalar kahkaha bile atardı.
bir kaç güzel anısı vardı şu vazoda. evet onun giderken yanına almasından korktuğu ama kırmasını tahmin edemediği vazo! sahi cidden kırılmış mıydı? yoksa onun gibi bir umuda sarılıp yapıştırılmaya can atıyor muydu? ne bilsindi! ne de iyi olmuştu aslında. ne var ne yok unuturdu belki. tabi unuturdu. her gördüğü boşluğa o vazoyu koymaz mıydı şimdi? vazoya değil boşluğa baktığını mı sanardı? hayır tabi ki kendine baktığından emindi. hataları ve gerçekleri. en çokta düzeltilemeyecek koca anları. hepsini görecekti ve ne şimdi yani unutacak mıydı? bunu cidden düşünüyorlar mıydı! unutmak için yaşıyor hatırlamak içinse ölüme küf bağlamış olunuyordu! biri keşke hatırlatsaydı onlara, kapısı çalınınca ne kadar sevildiğini. sesini kesen bir sese ne de minnettar olduğunu.
zaman değil an olmuştu şimdi istekler. olacak diyen yalan söyleyen bir dost arıyordu aslında. o da biliyordu bilmesine kuru laf olduğunu bunların. ama kendine itiraf edebilirdi de onlara edemezdi. nedeni de açıktı. hala nedenini sormanın pek manasının kalmadığını bir o biliyorsa eğer vah olmuştu.
geçenlerde eline bir kaç resim denk gelmişti hani şu lunapark şahanesi evlerden kalma. fırıldak gülüşleri olan. geçmeyen heveslere asma kilitler vurulmayan cinsten evlerin ve ailelerin resimleri. şimdi ise aklına tek gelen mutluluğun onların içinde saklı olduğunu da adı gibi biliyordu.
yani şimdi gidendi onu bırakan öyle mi? şu karşı taraftan alık alık bakan teyzeler? onlar yanındaydı öyle mi? kimsenin bir diyeceği yoktu tabi. ne desinlerdi! avutsunlar mı istiyordu? aslında bir kaç konuşma yeterdi de artardı da!
12 Aralık 2014 Cuma
Loş Zamanı Hayatın
Sabahın kör ışıklarında geçen bir hüzme umutla başını kaldırmış yaşlı adam. Aslında yaşlı sayılmazdı. İçine çökmüş kelimeleri ve yaşayamadığı zamanları buna nedendi sadece. Perdeyi, kapıyı, kilidi tam takır hizaya getirmiş evin bir köşesine çekilmişti. Peki neydi hala yapamadığı yaşlanmak için? Ya da nedeni neydi bu kadar istemesinin? Zamanı gelince yaşlanacak, mutlu olacakta biliyordu. Şimdiden istediği neydi? Koca bir süngü .ekmişti sanki umutlarına. Suyuna bırakmıştı zamanı ve sesleri. Hani kalksa kapıyı açsa göreceği 2 çift gözle tepesi atacak gibiydi. Susamayacak, yeniden başlatacaktı her şeyi! Yaşadığı her şeyi empoze etseydi oysa ne de mutlu olurdu! Gözlemleyin ve öyle sevin diyecekti oysaki! Yapamıyorsanız da susun sevgisizlikle diyecekti bekli birazda. İşte hep bundandı dışarıya çıkmaktan kaçışı, kapıyı açmaya yanaşmayışı...
Ne vardı dışarıda, kim bekliyordu ki sanki? Sevgisini gözlere söylemesine neden olacak kim vardı?Çok mu olmuştu tıkayalı kendini? Arada çıkıyordu çıkmasına... Safiye ablaya ve 2 sokak ötede duran kedi bozuntusuna göz atmak için . Sırf geleni gideni olmasın, eve gökyüzünü kimse taşımasın ve birazda şüphede kalan olmasındı amacı! Yaşıyordu! Evin salonu karanlık ve loş bir havayla bakıyordu gözlerine. Onu içeri davet eden bir havaydı, seviyordu. Arada şu ihtiyar tayfası geliyor, gökyüzüne çalan bir odaya döndürmeye inatla uğraşıyorlardı! Kendine yetip yetmediğini merak ediyorlardı... Yalnızlık tak etmemiş miydi cidden, sıkılmıyor muydu? Ve daha neler neler. Sonunda gönderiyordu onları göndermesine de! Gökyüzüne sığınak bir odaya dönüşmekte de başarılı oluyorlardı! Son zamanlarda gökyüzüne bir başka bakar olmuştu, loş sevenini sevdi seveli. Bir kaç dakikaya alışıyordu gözleri haklıydılar ama bir yandan da can atıyordu ki gelsindi loş havası!
Gelen giden kim kalmıştı ki sokakta? Kimi tanıyordu? Bir yandan da gelen giden her insanın ona bir anıyı anımsatması sıkmıştı canını! Fazla da bakmıyordu yüzlerine; ne kadar bakarsa o kadar çok görüyordu hüzünlerini! Her baktığı an kendini gösteriyordu ona. Susamaz kızardı kendine. Ve geçip giderlerdi öylece... Böyle anlardan sonra gidip siyah beyaz ne kadar fotoğraf varsa bir bir bakardı! Susardı sonra. Geçen yılların en unutulmaya değer hatıraları değil miydi şu yeşilçam? Sahi bunları tek tek kitaplığa dizerken ne de gülmüştü! Siyah beyaz ne ki kartpostal ne ki anısı var bir bir yaşayabilirdi yeniden. Buradan daha kıskanılasıydı aşkları! Kendine genç diye seslenildiği dönemlerde bile kendine yaşlı demesinin tek nedeni miydi bu acaba?
4 yıldır her gün girdiği bir sokak vardı. Ve orada bir kilise, arada da giriyordu içeri. Oranın değişik kültürüne bakmak hayranlık veriyordu ona birazda. Siyahlığı çekiyordu onu bu sokağın. Tabi ya başka ne gibi bir nedeni olabilirdi?Hani gökyüzü fırtına anlarında ne kadar ciddi olurdu, o sokakta öyleydi. Karanlık ve ciddi. Sevdiği şeyin farklı kültür veya sokak değilde loş ve karanlık olduğunu o zamanlarda anlamıştı. Pekişmişti salonu böylece.
Arada bir restoranın ya da bir kahvenin köşe taşına oturuyor. Ve lambanın kısılmasını beklerken buluyordu kendini. Başını masaya, kalbini ise kapı dışarı emanet ederdi o anlarda. Bin yılı uyuyarak geçirmiş ve uyandığında hiç bir düşüncesi olmayan bir insan rahatlığıyla çıkardı oradan. Bazen dikkatini çeken farklı şeyler de oluyordu. Mesela hareket ediyordu ritimler ve renkler hafif bir yaşam belirtisi gösteriyordu.
Böyle yaşarken kendini yeni bir yaşama ait hissediyordu belki. O hayatı da üzerine alınamıyordu ama! Sevgisine boyun eğemiyordu. Bir yandan istediği cevapsız kalmasındı, bir yandan da cevap versin istemiyordu.
Perdeler eskimişti sanki. Yoksa başka ne gibi nedeni olabilirdi ki ışık hüzmesinin içeri içeri girmek istemesinin. Birden güneşin sönmesini istedi, belki sahil boyu bir iki yürürdü? Kendisine yaşlı demesinde değil, içinin çökmüşlüğünden bu gündüze olan kini. Loş ortama en büyük ihanet onlardı çünkü! Hafif bir müziğin verdiği huzuru veren o ortama en büyük gürültü gökyüzüydü!
Sıfırdan başlasa gündüzü geceye, geceyi gündüze çevirmeden yapamazdı hiç bir şey. Loş olmadan, gökyüzü biraz olsun solmadan yürüyemezdi. Belki başta başlayınca bir bank bulurdu kendine orada, kitaplarını alırdı giderdi ara ara. Böyle olunca da kimsenin yüzünü görmezdi belkide?
Ve yine akşam etmişti gökyüzünü. Lamba mı dese mum tarzı bir ışıldağı vardı ve sönme vakti gelmişti. Belki yine bir kaç resme bakar, yeşilçamın o büyülü siyahlığına atar kendini. Ya da sokağın başına geçip gülerdi, kim bilir? Alacağını almıştı neyse ki!
Geçenlerde kapıya bırakılan bir kaç gazete vardı sahi... Kaç gün olmuşsa olmuştu! Belki de az daha kalsalar aylık dergi kıvamına geçecekti. Bakmakta lazımdı tabi karanlık geleceğe daha ne kadar yaklaşıldı gözlerinde idrak etmesi lazımdı. Belki onun idrak ettiğini başka gözlerde ederdi? Bir çift yaşlı göz değil miydi ondaki, kim bakardı? Hadi baktı diyelim, sönmesine ne kadar kalır ki o vakit gökyüzünün. Bir kalbe daha loşluk empoze etmenin ne yararı var güneşe? Ona yararı var mıydı acaba? Yoktu belkide. Niye olsundu?Her kalbe girme, her lafta yer alma çabası vardı şimdikilere!O ise sevgilerini alıp gitsinler istiyordu. Sussunlar belki sevgi bekleyeceğine gitsinler! Başkalarından medet umsunlar ki hayal ettikleri, gökyüzüleri loşlaşmasın. Başkalarından yana kullansınlar ki şanslarını, seslerini duymayanları da görsünler. Sokaklarda kahkaha atabilsinler!
Ne vardı dışarıda, kim bekliyordu ki sanki? Sevgisini gözlere söylemesine neden olacak kim vardı?Çok mu olmuştu tıkayalı kendini? Arada çıkıyordu çıkmasına... Safiye ablaya ve 2 sokak ötede duran kedi bozuntusuna göz atmak için . Sırf geleni gideni olmasın, eve gökyüzünü kimse taşımasın ve birazda şüphede kalan olmasındı amacı! Yaşıyordu! Evin salonu karanlık ve loş bir havayla bakıyordu gözlerine. Onu içeri davet eden bir havaydı, seviyordu. Arada şu ihtiyar tayfası geliyor, gökyüzüne çalan bir odaya döndürmeye inatla uğraşıyorlardı! Kendine yetip yetmediğini merak ediyorlardı... Yalnızlık tak etmemiş miydi cidden, sıkılmıyor muydu? Ve daha neler neler. Sonunda gönderiyordu onları göndermesine de! Gökyüzüne sığınak bir odaya dönüşmekte de başarılı oluyorlardı! Son zamanlarda gökyüzüne bir başka bakar olmuştu, loş sevenini sevdi seveli. Bir kaç dakikaya alışıyordu gözleri haklıydılar ama bir yandan da can atıyordu ki gelsindi loş havası!
Gelen giden kim kalmıştı ki sokakta? Kimi tanıyordu? Bir yandan da gelen giden her insanın ona bir anıyı anımsatması sıkmıştı canını! Fazla da bakmıyordu yüzlerine; ne kadar bakarsa o kadar çok görüyordu hüzünlerini! Her baktığı an kendini gösteriyordu ona. Susamaz kızardı kendine. Ve geçip giderlerdi öylece... Böyle anlardan sonra gidip siyah beyaz ne kadar fotoğraf varsa bir bir bakardı! Susardı sonra. Geçen yılların en unutulmaya değer hatıraları değil miydi şu yeşilçam? Sahi bunları tek tek kitaplığa dizerken ne de gülmüştü! Siyah beyaz ne ki kartpostal ne ki anısı var bir bir yaşayabilirdi yeniden. Buradan daha kıskanılasıydı aşkları! Kendine genç diye seslenildiği dönemlerde bile kendine yaşlı demesinin tek nedeni miydi bu acaba?
4 yıldır her gün girdiği bir sokak vardı. Ve orada bir kilise, arada da giriyordu içeri. Oranın değişik kültürüne bakmak hayranlık veriyordu ona birazda. Siyahlığı çekiyordu onu bu sokağın. Tabi ya başka ne gibi bir nedeni olabilirdi?Hani gökyüzü fırtına anlarında ne kadar ciddi olurdu, o sokakta öyleydi. Karanlık ve ciddi. Sevdiği şeyin farklı kültür veya sokak değilde loş ve karanlık olduğunu o zamanlarda anlamıştı. Pekişmişti salonu böylece.
Arada bir restoranın ya da bir kahvenin köşe taşına oturuyor. Ve lambanın kısılmasını beklerken buluyordu kendini. Başını masaya, kalbini ise kapı dışarı emanet ederdi o anlarda. Bin yılı uyuyarak geçirmiş ve uyandığında hiç bir düşüncesi olmayan bir insan rahatlığıyla çıkardı oradan. Bazen dikkatini çeken farklı şeyler de oluyordu. Mesela hareket ediyordu ritimler ve renkler hafif bir yaşam belirtisi gösteriyordu.
Böyle yaşarken kendini yeni bir yaşama ait hissediyordu belki. O hayatı da üzerine alınamıyordu ama! Sevgisine boyun eğemiyordu. Bir yandan istediği cevapsız kalmasındı, bir yandan da cevap versin istemiyordu.
Perdeler eskimişti sanki. Yoksa başka ne gibi nedeni olabilirdi ki ışık hüzmesinin içeri içeri girmek istemesinin. Birden güneşin sönmesini istedi, belki sahil boyu bir iki yürürdü? Kendisine yaşlı demesinde değil, içinin çökmüşlüğünden bu gündüze olan kini. Loş ortama en büyük ihanet onlardı çünkü! Hafif bir müziğin verdiği huzuru veren o ortama en büyük gürültü gökyüzüydü!
Sıfırdan başlasa gündüzü geceye, geceyi gündüze çevirmeden yapamazdı hiç bir şey. Loş olmadan, gökyüzü biraz olsun solmadan yürüyemezdi. Belki başta başlayınca bir bank bulurdu kendine orada, kitaplarını alırdı giderdi ara ara. Böyle olunca da kimsenin yüzünü görmezdi belkide?
Ve yine akşam etmişti gökyüzünü. Lamba mı dese mum tarzı bir ışıldağı vardı ve sönme vakti gelmişti. Belki yine bir kaç resme bakar, yeşilçamın o büyülü siyahlığına atar kendini. Ya da sokağın başına geçip gülerdi, kim bilir? Alacağını almıştı neyse ki!
Geçenlerde kapıya bırakılan bir kaç gazete vardı sahi... Kaç gün olmuşsa olmuştu! Belki de az daha kalsalar aylık dergi kıvamına geçecekti. Bakmakta lazımdı tabi karanlık geleceğe daha ne kadar yaklaşıldı gözlerinde idrak etmesi lazımdı. Belki onun idrak ettiğini başka gözlerde ederdi? Bir çift yaşlı göz değil miydi ondaki, kim bakardı? Hadi baktı diyelim, sönmesine ne kadar kalır ki o vakit gökyüzünün. Bir kalbe daha loşluk empoze etmenin ne yararı var güneşe? Ona yararı var mıydı acaba? Yoktu belkide. Niye olsundu?Her kalbe girme, her lafta yer alma çabası vardı şimdikilere!O ise sevgilerini alıp gitsinler istiyordu. Sussunlar belki sevgi bekleyeceğine gitsinler! Başkalarından medet umsunlar ki hayal ettikleri, gökyüzüleri loşlaşmasın. Başkalarından yana kullansınlar ki şanslarını, seslerini duymayanları da görsünler. Sokaklarda kahkaha atabilsinler!
9 Aralık 2014 Salı
Gitmemişim Gibi
ne yaptın kaç gündür öyle oturdun mu bir köşede suskun ve hiç konuşmadan.
benim gittiğime ağıtlar yazmadan sadece oturdun mu?
neden kalkıp gelmeye çalışmadın, neden direnmedin o kollara,
o tutulan ağıtlara neden kızmadın?
söyle kolay mı öylece kalakalmak sadece susmak ve yok oluşumu izlemek!
söyle şimdi sende çıkabilecek misin işin içinden?
yoksa bekleyecek misin çürüyüp yok olmamı.
bekleme lütfen gel başucuma, susma konuş kabrimle...
sen konuş ki bitsin ölüm, sen konuş ki ruhum da huzur bulsun.
affettim de affedilecek tüm o şeyler için,
seviyorum de hiç söylemeye yeltenmediğin anlar için!
aç bana içinin derin hüznünü, bilmediğim ne varsa söyle bana bu gece.
söyle ki çekip gidebileyim.
oturma öylece köşede susma sanki hâlâ seninleymişimcesine.
ya tak kaseti aç bir türkü ya da ağla sabaha dek!
ama lütfen kalma öyle bir köşede.
hissettirme bana yalnızlığımı...
seni öyle bıraktım diye gidemedim ben,
sende yapma böyle özgür bırak içinden geçenleri.
sakın dimdik durmaya çalışma ağla doyasıya,
haykır-vur-kır-dök ardımda ne kaldıysa,
küfürler et ama lütfen kalma öyle bir köşede.
sen durdukça öyle; yaşayan ben, ölen sen olacaksın.
ve ne ben seninle konuşup huzuruna kapı açabileceğim
ne de sen beni yaşamaktan bin beter bu halden çıkartabileceksin.
lütfen durma öyle bir köşede sanki gitmemişimcesine.
Zeynep Özer
benim gittiğime ağıtlar yazmadan sadece oturdun mu?
neden kalkıp gelmeye çalışmadın, neden direnmedin o kollara,
o tutulan ağıtlara neden kızmadın?
söyle kolay mı öylece kalakalmak sadece susmak ve yok oluşumu izlemek!
söyle şimdi sende çıkabilecek misin işin içinden?
yoksa bekleyecek misin çürüyüp yok olmamı.
bekleme lütfen gel başucuma, susma konuş kabrimle...
sen konuş ki bitsin ölüm, sen konuş ki ruhum da huzur bulsun.
affettim de affedilecek tüm o şeyler için,
seviyorum de hiç söylemeye yeltenmediğin anlar için!
aç bana içinin derin hüznünü, bilmediğim ne varsa söyle bana bu gece.
söyle ki çekip gidebileyim.
oturma öylece köşede susma sanki hâlâ seninleymişimcesine.
ya tak kaseti aç bir türkü ya da ağla sabaha dek!
ama lütfen kalma öyle bir köşede.
hissettirme bana yalnızlığımı...
seni öyle bıraktım diye gidemedim ben,
sende yapma böyle özgür bırak içinden geçenleri.
sakın dimdik durmaya çalışma ağla doyasıya,
haykır-vur-kır-dök ardımda ne kaldıysa,
küfürler et ama lütfen kalma öyle bir köşede.
sen durdukça öyle; yaşayan ben, ölen sen olacaksın.
ve ne ben seninle konuşup huzuruna kapı açabileceğim
ne de sen beni yaşamaktan bin beter bu halden çıkartabileceksin.
lütfen durma öyle bir köşede sanki gitmemişimcesine.
Zeynep Özer
Bir Düşün?
Ve bir gün tek başına oturan herkes gibi yalnızlık gelecek aklına.
Aşındırdığın kapıların ne kadar oyuntulu olduğunu fark edeceksin birden.
Hangi günde takılı kaldığını soracaksın kalbine.
Peki istediğin sadece bir yanıt mı?
Yetecek mi dersin yalnızlığın getirilerini alıp gitmeye?
Belki bir kaç fasıl daha düşüneceksin,
Aklınla zorun olduğuna karar verip susacaksın birden.
'Peki her şey bu kolay mı?'
Ve yine gelecek sorular aklına.
Plan yapacak ve bir bir bozacaksın planlarını.
Kurulu bir saat misali oynayacaksın,
Pili çıkarılmış bir oyuncak gibi de kala kalacaksın.
Düşünmek için daha ne bekliyor olabilirsin?
Bir aşk yeter mi dünyayı sevmeye?
Bir kalp her şeyi çözebilir mi?
Kalkıp gitsen şimdi yan odada oturan komşunun yanına,
Bir bardak çay içsen, bir kurabiyenin kulaklarından ısırsan,
Sessizliğe düşmüş sayılmaz mısın yinede?
Konuşmak yalnızlığı bozan bir şey mi sence?
İnsan ya da yalnızlık için tek umut mu?
İnsan kendi yalnızlığını kendi getirmez mi?
Bile isteye yalnızlığı seçemez mi bir insan?
Gideceği tüm kapıları bir bir kendi kapatmış olamaz mı?
Zeynep Özer
Aşındırdığın kapıların ne kadar oyuntulu olduğunu fark edeceksin birden.
Hangi günde takılı kaldığını soracaksın kalbine.
Peki istediğin sadece bir yanıt mı?
Yetecek mi dersin yalnızlığın getirilerini alıp gitmeye?
Belki bir kaç fasıl daha düşüneceksin,
Aklınla zorun olduğuna karar verip susacaksın birden.
'Peki her şey bu kolay mı?'
Ve yine gelecek sorular aklına.
Plan yapacak ve bir bir bozacaksın planlarını.
Kurulu bir saat misali oynayacaksın,
Pili çıkarılmış bir oyuncak gibi de kala kalacaksın.
Düşünmek için daha ne bekliyor olabilirsin?
Bir aşk yeter mi dünyayı sevmeye?
Bir kalp her şeyi çözebilir mi?
Kalkıp gitsen şimdi yan odada oturan komşunun yanına,
Bir bardak çay içsen, bir kurabiyenin kulaklarından ısırsan,
Sessizliğe düşmüş sayılmaz mısın yinede?
Konuşmak yalnızlığı bozan bir şey mi sence?
İnsan ya da yalnızlık için tek umut mu?
İnsan kendi yalnızlığını kendi getirmez mi?
Bile isteye yalnızlığı seçemez mi bir insan?
Gideceği tüm kapıları bir bir kendi kapatmış olamaz mı?
Zeynep Özer
6 Aralık 2014 Cumartesi
Gözler ve Gülüşler
Kışa bakan gülüşleri olur bazı insanların. Öyle uzaktan bakarsınız ve yinede o kış günü içiniz ısınır. Hatta biraz daha ileri gidersek belkide bakmak bile gerekmez içinizin ısınması için. Hangimizde yoktur bu tür hisler? Kim bir başkasında sevdiği şeyi sahiplenmez? Mesela ben gözlere ve gülüşlere ayrı bakarım. Gülsün isterim karşımdaki ve ben o anı izleyeyim. Hatta aklıma kazıyayım hayatımın belli anlarında tekrar tekrar bakmak için(!) Düşünüyorum da hayat böyle anları karşıma çıkarmasına rağmen hala 'tamam ben mutluyum' diyemiyorum. Ne acı, oysaki en çok sevdiğim şey onlar değil miydi? Kendimi kandırmak için çok mu erken çıkmıştım yola?
Aslında hangimizin neyi gerçekleştirdiği ortada ama neyi istediği hep muallak. Evet muallak mutluluk. Peki neden mutluluk, Onu mu istiyoruz? Birini, bir şeyi seviyor ve onunla 'mutlu olacağımızı' sanıyoruz. Peki bu istek mutluluk üzerine mi inşa edilmiş? Sizce istediklerimizin yolunun mutluluk olduğundan emin olmasakta, yine yol mutluluğa gitmese bile vazgeçebilecek miyiz? Derinden gelen o isteme içgüdümüzü yok sayabilecek miyiz?
İstemek, peki birazda ona değinelim. 'İstiyorum' diyoruz ama kıpırtısızız. 'İstiyorum' diyoruz ama yüzümüz gülmüyor. Nedir bu istemek, gerçekten var mı? Yoksa koca bir yalan çemberinde mi yüzüyoruz yine(!) Bir bakıma var gibi duruyor. Ama bir bakıma da yansımalar silsilesini andırıyor. Ve hala bir baltaya sap olacak netliği yok, bence.
Hayatın aşaması gibi mutluluk/istemek... Bir gün gerçekleşeceklerine dair bir his bile o aşamada milim milim yaşatıyor aslında insanlığı.
Geldiğimiz yerden başlarsak tekrar konuya, gülüşler. En umulmaz gülüş bile bir çok anlam içermiyor mu içerisinde? Herkesin bir kişinin gülüşünden çıkardığı anlam farklıdır aslında. Sevene başka, hislerini belirleyememiş olana başka ve nefretle tutuşana başka manalarda görünür o gülüş. Bir fotoğraf karesinde dahi olsa sevdiğim biri gülünce bende gülümserim hep. Sanki o karenin bana mutluluk borcu vardır. Sanki bir anlık bir gülümseme tanıtır bazen karşımdakini bana. Sanki alır elinden tüm duygularını kapımı çalar o gülümseme. Ama yeter mi acaba? Karşındakinin gülümsemesi, içten bakan gözleri yeter mi?
Zeynep Özer
Aslında hangimizin neyi gerçekleştirdiği ortada ama neyi istediği hep muallak. Evet muallak mutluluk. Peki neden mutluluk, Onu mu istiyoruz? Birini, bir şeyi seviyor ve onunla 'mutlu olacağımızı' sanıyoruz. Peki bu istek mutluluk üzerine mi inşa edilmiş? Sizce istediklerimizin yolunun mutluluk olduğundan emin olmasakta, yine yol mutluluğa gitmese bile vazgeçebilecek miyiz? Derinden gelen o isteme içgüdümüzü yok sayabilecek miyiz?
İstemek, peki birazda ona değinelim. 'İstiyorum' diyoruz ama kıpırtısızız. 'İstiyorum' diyoruz ama yüzümüz gülmüyor. Nedir bu istemek, gerçekten var mı? Yoksa koca bir yalan çemberinde mi yüzüyoruz yine(!) Bir bakıma var gibi duruyor. Ama bir bakıma da yansımalar silsilesini andırıyor. Ve hala bir baltaya sap olacak netliği yok, bence.
Hayatın aşaması gibi mutluluk/istemek... Bir gün gerçekleşeceklerine dair bir his bile o aşamada milim milim yaşatıyor aslında insanlığı.
Geldiğimiz yerden başlarsak tekrar konuya, gülüşler. En umulmaz gülüş bile bir çok anlam içermiyor mu içerisinde? Herkesin bir kişinin gülüşünden çıkardığı anlam farklıdır aslında. Sevene başka, hislerini belirleyememiş olana başka ve nefretle tutuşana başka manalarda görünür o gülüş. Bir fotoğraf karesinde dahi olsa sevdiğim biri gülünce bende gülümserim hep. Sanki o karenin bana mutluluk borcu vardır. Sanki bir anlık bir gülümseme tanıtır bazen karşımdakini bana. Sanki alır elinden tüm duygularını kapımı çalar o gülümseme. Ama yeter mi acaba? Karşındakinin gülümsemesi, içten bakan gözleri yeter mi?
Zeynep Özer
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)