24 Haziran 2015 Çarşamba

Yaşıyor Gibi

Sizin hiç zamanla yıkamadığınız alışkanlıklarınız oldu mu? İki ucu boklu değnek misali ne yapsanız sanki size zarar size ziyan. İnsanların hayatlarında belirli dönemler olduğuna inanıyorum. Farkında olmadan yaşamın bize sunduğu evreleri tek tek yaşıyoruz. Elimizi ayağımızı çekelim düşüncesiyle hayata bağlı yaşıyoruz. Kısım kısım öyküler gibiyiz aslında, henüz sonları yok, yolları farklı farklı. Değersiz bir kaç buruşmuş kağıttan arda kalmış  asıl parçayız, öyleyiz ama yine de sadece varız. Bize kattığı bir değer var mı? Yok. Hayatı düzene sokmada br yol gösterici mi? Hayır. Sonu da söylemiyor, neden böyle başladığını da. Şimdi kısa kesip öykünün sonunu yazsa diye dua ettiğimiz anların da varlığı varken içimizdeki yaşam sevgisi neden normal geliyor? Sevdiklerimiz için yaşamak mı kendimiz için yaşıyor gibi yapmamak mı? Kararlarını bizim, öyküsünü onun tamamladığı bir hayatı yaşamak, yaşıyor gibi yapmaktan daha zor çünkü. Gerçekten ne yapacağımızı bilmeden ilerlemek için yaşıyor gibi yapmak sanki sorumluluk almamak gibidir. Neticede kendimizi kandırmıyor muyuz?

19 Haziran 2015 Cuma

Gideceksin

fonda kırmızı bir nota
arkası gelmiyor seslerin.
oysa beklenen bu değil.
sıkıntısı büyüyor harflerin.
az ötede öldü, ölecek gibi
sıkıntıları ortalıkta bırakmışsın,
sevgili onlar bizim.
kirbit veya benzin,
yak öyleyse.
parmakların da his var mı?
kalbine nazaran daha da sağlam.
ellerin giderek unutacak dokuyu,
dikta edecek kimse kalmayacak,
sıkılacaksın sevgili, sıkılacaksın.
ve siyaha çalacak nota.
çıkacaksın, gideceksin sonra.
öyle ne uzak ne yakın.
gideceksin her nereye gidersen.



Zeynep Özer

Beklentiler

İnsanlardan o kadar çok  şey bekliyoruz ki. yapabilirler mi, yaparlar mı, onlar ister mi? Hangimiz bu soruların cevabını cidden merak ediyor? Tabi ki sadece hiç kimse. Peki ya hangimiz değişime kurban etmiyoruz sevdiklerimizi? Hangimiz onlara bunu söylemesek de zorunda bırakmıyoruz? Yaptıklarımız onları oyunu, hileye, taktik uygulamaya itiyorsa nerede kalıyor ki saf sevgi? Öyle her istenen fütursuzca söylenmez tabi ki. Ama labirent gibi her şeyi bir oyunla idame ettireceksek nerede kaldı bizim sevgimiz? Nerede insaniyet? İstemeye istemeye değişiyoruz ve bunun, insanlara daha sert olmanın, onlara daha iyi geldiğini görüyoruz. Ama bizi mutlu ediyor mu, onu bilmiyorum. Çünkü biz onlara kendimizi, kendimiz olmamıza izin verilmeyen bir dille anlatıyoruz. Bizi mutlu edecek şey değil bu belki ama onları adam edeceğe benziyor. Asırlardır böyle miydi? Yoksa bir kaç ayın türettiği geleneksel bir yakarış mı bu? kimsenin bilmeyi istediğini sanmıyorum. Çünkü  bu profesyonellik için tehlike arz ediyor olabilir.

Zeynep Özer

18 Haziran 2015 Perşembe

biz bize yeterdik

birden bire hayatına giren bir fon müziğidir kelimeler. ve benim kelimeleri, onları bir uçurumun yeşillenmiş kenarında yapayalnızken buldum. hem mutlu hem mutsuzlardı. bir bakıma çevrelemişlerdi doğayı, ona sundukları güzellikti aslında. ama bu benim gördüğümdü. diğerlerince apaçık olan ve benim göremediğim peki? orada bir hiçlik var, diyorlardı onlar. uçurumun kenarında duran ve öylesine bir kaç ıvır zıvırmış onlar meğer, görebilen gözlerin gördüğü kadarıyla.

birden bire hayatımdan atmak istedim tüm geride kalan ve o açıklığı görenleri.neydi onlarda fazla bende eksik? neydi onlarda hiçlik, bende görünmezlik olan? ya da önemli miydi tüm cevaplar? değildi, değil. ben almış ve kullanmıştım tüm o uçurum kenarındaki eksikliği. benim için vardı onlar, onlar kullanılmaya değer en güzel harflerin dansıydı.

birden fark ettim ki onları da kendime benzediği için sevmiştim. tüm diğer şeylere rağmen alıp başlarını alıp gidemiyorlardı. ve işte yine onlar da bir tek çevreye yararlıydılar. kendileri için bir şey yapamayan bana ne de çok benziyorlardı.

onlar da sadece seviyordu, diğer hiç bir şeyi umursamıyorlardı. bir  kesinlikti ki onların da sonu yoktu, benim de. kötü mü olmuştu şimdi? hayır, şimdi onlar da  ben de en güzel şeye sahiptik. bu kadar aynıyken nasıl ve neden bırakırdım ki onları? neden diğerlerinin hiçliğine terk etseydim ki?

onların da keşfedilmemiş bir yanları vardı sanki. ben onları keşfederken, keşfedeceklerdi sanki beni. sesime ulaşmayı değil de yazımla hayat bulmayı ister gibiydiler. en sevdiğim olmayı iyi biliyorlardı.

biraz oturup yazalım desek ve biraz biraz daha, sanki o geçen zaman yok olacaktı. sanki zaman olmayacaktı. onların da bildiği gibi zaten biz durmayacaktık.

belki biraz durup düşünmeliydik. neydi onlarda ki hiçlik? nedendi? çok mu seviyorlardı? çok köreltmiş olmalıydı bu huyları onları.  okuyamamış, görememişlerdi bizi. evet kesinlikle kördü onlar.  yoksa biz bu kadar bizi görmüşken onların yaptığı olsa olsa 'görmemezlik' olurdu. ne yani ciddi değiller miydi? es geçmelerini göreceğimiz gerçeği hiç mi umursatmıyordu kendini? yoksa bizi mi unutmuşlardı?  ya da unutmak istediler, ne diyebiliriz ki? yol uzun, erkenden çıksınlar da geç kalmasınlar öyleyse.

baktık ki biraz daha düşünsek nefret edeceğiz, uyku haram olacak. değmese de sevelim dedik. sevgi ki bizden çıkıyor onları ne ilgilendirir?  körleri bir de biz görmemezlikten gelelim dedik bir ara. sonuç mu ne biz görmemezlikten gelebildik ne de onlar hatırlamak istedi.

epey sonra kendimize apaçık bir yalan söyledik. apaçık bir sözde söz verdik. bir daha sevmeyecek bir daha düşünmeyecektik. bu kadardı işte, bu kadar kolay!

sokakta, orada, şurada, burada, içeride ya da dışarıda bir sürüydüler. bir tek kalan yine biz olduk. bakmasına bakıyorlardı bize ama gördüklerini pek söyleyemem. anlamak onların bir sonraki safhaya bıraktığı bir eylemdi. bir aşama bile değildi henüz. umut ise bizde olmayan ve gereksiz tek şeydi. yine de sevebilirdik biz onları, çünkü biz kimse için yapmıyorduk ki bunu. sevmek istersek sever, söylemek istersen söylerdik. gurur, yalan, kibir, ego pek umursanası şeylermiş gibi gelmiyordu bize.

onların da bizi sevmesini umabilirdik ama ne hakkımız vardı? yoktu. o yüzden biz yine en iyi yolu seçtik ve yazık, yazdık.  bizim bize kadar olduğumuzu biliyorlardı demek ki. kendimize umut olurduk biz. kim bilir bir satıra bir gülümseme bir kıtaya bir sevgi der ve biz değerlenirdik. biz bize yetecektik belki de. hayat bunu öğretiyordu sanırım. kapısı açık olan bu sevgiyi bulan başkaları da olabilirdi belki. daha fazla da yardım ederdik halbuki. körlere görmeyi bile öğretecek cesaretimiz vardı.

biz tüm ince detayları sevebilirdik bir gün hayatın. içinden çıkılmaz olmayı bırakabirdi bir gün kahkahalar. belki bir gün birlikte ağlardık. belki gülerdik. belki giderdik. ama biz yine bize yeterdik.



Zeynep Özer

17 Haziran 2015 Çarşamba

Ayna Kadar Olamadık

Bu aralar içimdeki olmayanın veya adını koyamadığım şeyin ne olduğunu  buldum. İçimde yaşamı henüz tadamamış duygular var sanırım. Duygu mu derseniz de onu da bilemem. Ama yaşamı henüz tatmadığı o kadar belli ki. Kafamdan fırlayıp gitmek istiyor ve etten duvarlar onu tutuyor sanırım. içeriye hapsolması için bir cezası mı? Neden o yaşamazsa ben de eksik kalıyorum. İşte beynime yeni soru'nlar. Hangi kapıyı çalacağını bilmeyen misafir gibi bir o yana bir bu yana bakıp duruyor. Yönünü bilemeyince insan kaybolur. Kaybolacak, yakındır. Yakındır o da yaşamayı öğrenecek, yaşadıkça yitecek.  Çevreme bakınca neler görüyorum değil, bakmayı istiyor muyum demeliyim. Neler gördüğüm, kimin beni nasıl gördüğü ve en çok da nasıl göründüğüm; hiç mi hiç umuruma yaklaşamıyor bu  aralar. Soyutlanmak için doğmuş gibiler ve ben onları artık rutinime dahil etmeyeceğim. Onlar ben değil, ben de onlar. İçi ne derse insanın dışına da o yansımalı. Bir sürü zımpırtı, telaş niye? Bebekler neden sevilir? Saftırlar, yokluktur onlardaki. Anne sütü kadar bir şeye tamah ederler ve her hareketlerini insanları umursayarak yapmazlar. Biz neden değişiyoruz öyleyse? Neden birileri için var olma duygusu ile yaşıyoruz mesela? Kendimiz için var olamaz mıyız? Biz onlar baksın, onlar beğensin derken aynadakine değer verir olmuşuz. İçeride dönen dünyayı hep bir arka plana atmakta ustalaşmışız. Ayna gerçeği yansıtmadığı için dua edip sevinçten 4 köşe de olmuşuzdur, yalanlayamayız. Bir gün acaba tüm bunları bir köşeye bırakıp, onlardan soyutlanıp kendimiz için huzura erecek miyiz?  Haysiyet, hayat ve hassasiyet bize kadarı yetecek mi bunların? Yoksa hep eskiltip yok mu edeceğiz? İçimdeki o yaşamayan şey aslında en çok da benim. Kilitler kilit üzerine çünkü gözlerimin önünde. Ellerim hep kumaş parçalarına mahzen. Gözlerimde yüzümde ağır bir yük! Beynim desen  bir ayna etmiyorsa kim umursar? Evet bir ayna kadar dahi olamadık. Bizi bile yansıtamadık. Yaşamayan biz değilsek kim o halde?


Zeynep Özer

16 Haziran 2015 Salı

Kocaman olan biz miyiz gerçekten?

Kocaman bir hayatımız var değil mi?  Büyük olan ne varsa ayak ucumuzda bize itaat etmek için çırpınıyor. Böyle deyince akla hep güzel şeylermiş gibi geliyor değil mi? Mutluluk, yaşam, sağlık en büyük ve tek büyük bunlardan ibaret gibi. Olumsuz bir şey olamaz gibi. Gelmesi ile olması bir olmuyor fakat her şeyin. Her şey bize uymuyor. Hayal dahi edemediğimiz şeyleri yaşarken bulmaz mıyız çoğu zaman kendimizi? Ummadığımız taş mesela, hiç mi baş yarmadı? Bizi en iyi bilen, en çok gözlemleme şansı olan hayat değil mi? Atacağımız adımı daha biz düşünmeden, kumpaslara sokan da. Yakamızdaki damgayı en ince ayrıntısıyla söküp alabilecek olan da o. Ve o kadar aciziz ki bizler. Hâlâ olamayışların ucundaki halkaya yalvarmaktayız. Çocuğun hayalini de, büyüğün düşlerini de o sona erdirmez mi? En çok bundan almıyor mu zevki? Bence patron o ve emirleri gayet nokta atışı. Disiplin desen En fiyakalısından, imtihan için sanki biçilmiş kaftan...


Zeynep Özer

14 Haziran 2015 Pazar

Olduğun gibi?

Olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak, aynı şeyleri mi çağrıştırıyor aklınızda? Evet ise henüz 'kendimiz olarak'  'mutlu'  olamamışızdır. Bizi biz yapan değerlerle, insanlar bizi yaralar olmuş. Dizimizin kanaması da robotsu tavırlarımız da onları vazgeçirmemiş.  Boşuna çabaladığımızı anladığımız an, neden cidden biz, sadece biz olduğumuz an?  İçerisinde bulunduğumuz göz kapaklarımız neden saklıyor ki 'bizi'?  En çok biz olduğumuz anlarda sevilmek ve mutlu olmak isteriz. Ama en çok rol yaptığımız da yanımızda  olur insanlar. Ve biz,  biz rollerimizi hayatımız sanarız. Biter diye korkarız artık, çünkü başlangıçlar hep sonları hatırlatır. Her zaman haklı olmak istediğini  ya da benlik duygusuyla yürümeyi çok mu çok görüyorsunuz?  Öyleyse 'bizi'  yanlış tanımak istiyorsunuz.

Zeynep Özer

10 Haziran 2015 Çarşamba

susalım

denk mi getiriyor hayat bilemiyorum.  yok mu edeyim  var olarak güzel mi? bazen gırtlağından tutup kelimelerin sıkmak geliyor içimden, bazen elinden tutup sıkmak.  elimde olsa kelimeleri alır cebime öyle gezerim. tepkilerimi de yazarak belirtirim. birinin beni anlaması önemli mi? hayır değil. çünkü zaten anlasalar da bir şey değişmiyor. bir tek kelimelerin yanımda olduğu bir hayata  gerek mi duymalıyım? acaba sadece onlar mı gerekiyor? bazen cidden düşünmüyor değilim. bıraksam konuşmasam belki daha iyi anlarlar beni. belki de defolup giderler, kim ne belli olur. uzak durak gerekiyor sanırım, öyle çok yakından bakmamak. fısıldamamak lazım sesinden ışık hızında. içinden gelmeden gitmek gerek belki.

Zeynep Özer

Kısaltın Anıları

Kısaltın anları. Öyle çok uzaktan bakar olmuşuz ki onlara. Gidelim demişiz ve geri gelmişiz o anların verdiği tutsaklıkla.  Hangi hırsımızı içimize gömmeden yaşayabiliriz ki biz? Fırtınaları olamayan bir kalem ve biz. Bu kadar zıt kutup olmak zorunda mıyız? Şahane şeyleri istesek olacak değil mi aslında? Suç bizim ki biz hep olana razı olanlardan olmuşuz. Gözlerimizi öyle umarsızca yukarılara dikmemişiz. Suç olarak görmediğim bir yanım oysa ki. Öylesine sevdiğim hatta. Ne gerek var dediğim şeylerin en baş listesi. Sıramız gelince sırtımızdan vuranın aslında bizim tam da kendimiz olduğumuzu öğreneceğiz. Bir hayat ki bize vereceği en boktan şeyi durup durup karşımıza çıkarırken, o olacağı yüksek ihtimallerde yüzen yaşantıları gizli kapılar ardına saklıyor. isteyelim de isteyelim istiyor. Hep daha iyisini, daha da mükemmelini... Biz yetinmeyi biliyorsak?  Biz aha, şaha gelmiyorsak? Bıraksa bizi kabullenişimize olmaz mı? Olmuyor demek ki. Olmayacak ne kadar şey varsa olmuyor. Olacak şeyler de olmuyor.

Zeynep Özer