Saat pekte umurunda değil, dışarıya çıksa yürüse ne kaybeder? İç ses miydi, kendi kendine arkadaş mı edilmişti bilmiyordu ama her kimse yalan yanlış sözleri yoktu. Haklıydı işte! Adını bile unutmak isterken neredendi bu hayatın kendi kucak açma afra tafraları allaha siz! Tam bırakmak istediği an her şey yolunda mı gitmek zorundaydı? Ne yani az toparlanınca bozmak gibi bir adetimiz var da o mu bilmiyordu? Bir dakika durun kimle konuşuyordu ki? Yok yok kesin hayatında biri vardı, vardı değil mi? Ne yani beyaz balonlar mı oluşturup konuşmalar açıyordu. Daha fazla evde kalsa gerçekten içeriden bir yerden biri çıkıp gelecek diye korkmaya bile başlamıştı. Resmen romanlardaki hakim bakış açısıyla yaşıyordu günü! Fena sayılmazdı belki de. Ya da sayılırdı. Şimdi oturup bir de bunu mu tartışacaklardı? 'lardı' mı? Yahu romanları analiz etmeyi bırakalı çok olmasına rağmen hala bir romanda yaşanıyordu demek ki. Zamanla geçer demeyecek misin iç ses? Hooop yok artık ya ihtiyaç anı bu ne miskinlik! Şimdi seni bırakıp gitsem diye düşünürken onu ciddi ciddi kale aldığının da farkına vardı. Almış aklına bir baloncuk ona laf anlatıyor, yetmez gibi yardım dileniyordu. İyi ki çocuğu olmamıştı(!) şimdi aynadan korkanlara kanka etmişti onu yoksa. Şii güleyim deme balon! Seni nereye baş göz edecekler sanıyorsun da 'haha' 'kiki' bitemedin? Sahi ne olurdu da bir çocuğu olsa da varsa görse yatırsaydı onu, deli sansaydı da yine de baba olabilseydi. Sahaflığa soyunma fikirleri sırasındaydı, okuduğu kitaplar bir bir karışmaya benzeşmeye başlayınca almıştı kitaplarını, defterini başlamıştı analize. Analiz dediysek öyle bilimsel niteliği olan matah bir şey de değil yahu. Öyle kısım kısım kestirmeye çalışmıştı gizli gizli anlatılan gerçekleri. Yer altında ne de çok anlam budalası metin var, o zaman anlamıştı. Aşık okur, cahil okur, hoca okur, çocuk okur ama kim anlar? Pek mi bi övülmeye değer sanmıştı da kendisini de, birden son düşündüklerinden pişman oluvermişti. Aslı herkes anlardı da, herkes kendini anlardı. Herkes bir romana karakter olacak şekilde adapte olurdu. Her roman ondan sanır da kendine yol açardı. Oysa yazarlar ne de çok şey saklamıştır o güzelim zarf zarf metinlere.. Kimi hiç duyulmamış aşkını, kimi bitmemiş hayatını, kimi zamansız gideni, kimi kendini... Ama hiç biri istemez öyküleri üzerine yıkılsın, hiç biri istemez yılda bir kez bir taş kafasına vursun. Analizlerin sonu gelmeyince sahaflığında birinci elden başlangıcına hiç yeltenmemişti. Sahi o sahaf olsa bu 'kendileri' ne olacaktı? Sahaflık bir yana pek işi de, aşkı da olmamıştı. İşi olsun istemez insan, rahat olsun ister. Ya aşkı? Onu da istemez mi ki? Daha rahat olmak için... Kendinin de katıldığına kanaat getirince yanıtı geciktirmeksizin verdi; Rahat olacaksa aşk, aşk olacaksa rahat olmaz. Rahat hiç olmaz, aşk hiç olmaz. Hayat olmaz. Ona olmamıştı. Hep olduğunu sanmıştı, iç sesten bir sürü aksi cevap geldiğini duyar gibi yapıp sustu. Yok yok aşkı tatsa hiç değilse enerjisine kapılırdı. Tatmak bir yana elini sürmemişti aşk ona. Hayırdır inşallah kendini analize mi başlamıştı sahi? Hiç gereği, gram yararı yoktu da işte 'kendine' mani olamıyordu. Olsa da kendi bildiğini kendinden mi saklayacaktı? Onun da gereği yoktu. Olmasındı da, olamazdı da. Günün bitmesini istediği yaşlara gelmişti anlaşılan, kendinin prizini çekemediğine göre göz kapaklarının pimini sökecekti! Şehre bir kaç saat bizsizlik dediler hep birlikte... Ne kaç gün, kaç gece bizsiz ne yaptıklarını sormuş ne de birinden bir hırıltı işitmişti. Neyse sonunda gitmiş miydi ki gizli arkadaş? Ortalık resmen tek kişilik resital tadındaydı, yoktu işte. Kurtulmuştu! Hayır daha emin bile olamadığı bir kaç gün önce kendine hikayeler anlatıp, hayatının çığlak kanlarını göz önüne seren, yalnız arkadaşı tabi ki buradaydı. Aptal değildi ya hâlâ konuşmaları biri duyar sezgisiyle çıkıyordu ağzından. Biri, kim olacaktı bu? Uykunun ya da uykusuzluğun getirdiği boktan bir zihin travması değildi demek ki. Tam da ihtiyacı olan şey, gelip onu bulmuştu. Sarılmak, sevme, saygı hangisine değerdi? Yalnızlığını kendisiyle aldatmak mümkün müydü? Yine saçmalama senaryonun dibinden başlamıştı işte. Tik tak bütün ayrıntılar hilekar kendindeydi. O da biliyordu ki, artık kendine bile tahammülü yoktu, nasıl olacak da sevmeyi öğrenecekti bir de. Yol gidilecek kadar heveslendirmiyor, zaman sürecek kadar hevesli görünmüyordu. Aldatmanın böylesi bir davaya uygun düşer miydi? Yoksa sonu hastane kadar belirginleşinceye kadar bu deliliği içinde tutsa daha mı iyi olurdu. Şimdi geçenlerde okuduğu kitap, atıştığı editör, kıvıra kıvıra pimaştan sarkıttığı şu perde ve son sigaranın ilk zararı da biliyor muydu ihaneti?Zeynep Özer