4 Şubat 2015 Çarşamba

günden günce

ve bugün muhteşem bir enerjiyle evden çıkmıştım oysa. lise arkadaşlarımla buluşacak ve mutlu şekilde eve gelecektim. olmadı mı? oldu. ama tek farkla eve geldiğimde teyzemin bize geldiğini gördüm. kapıyı o açtı. kapıda dolabın üzerinde olması gereken bir kutu! içindeki sorduğumda yastığın evde çiçeğin çöpe gidiyor olduğunu öğrendim. evet yastık önemli ama çiçek önemli değildi. buraya kadar tahammül edilesi. ama sonrası benim için facia... eşyalarına dokulmasından gram hoşlanmayan odasına gelinmesini dahi sevmeyen biriyim ben.  ilk gördüğüm erimiş sonra donmuş o petito oldu. şükür ki biride onu yeyip  çöpünü bırakmamıştı! son böyle olmazdı... daha sonra dolabımdaki 2 kutumun eşyalarımı dizdiğim rafın, kısaca her yerin, aynı olmadığını gördüm. benim için facia kısmı öyle başladı. o an elime gelen her şeyi kırmak geçti içimden. kapıyı açtım ve kutuyu merdivene boşalttım. tabi ki içinde bir sürü anım! çoğu ıslanmış mahvolmuş... mektuplar kim bilir nerede! anılar hiç oldu... ilk okuldaki o çiçek desenini saklayan insan için anılar ve kalanlar  önemlidir, hiç olanlar artık. başım hâlâ çatlıyor. ne kadar ağladım vs umurumda değil ama  giden anılarla birlikte öyle bir eksildim ki. sanki kolum kırılmış bacaklarım felç olmuş ve öylece kaldım  saat. içimden o 'düzeltilmiş' ama aslında yok edilmiş dolabı tepetaklak aşağı indirmek geçiyor yine. ona bile takat bulamadığım doğru. giden anılarla yaşanmışlıkların da gittiği boğuyor.
şimdi dolap düzgün sözde fazlalıklar gitmiş. ama ben kötüyüm. keşke pislikten çapuldan geçilmeseydi ama bıraktığım gibi olsaydı... keşke